Mittwoch, Mai 22, 2024
StartArts & CultureAslı Özge ile “Black Box”

Aslı Özge ile “Black Box”

Köprüdekiler, Hayat Boyu ve Ansızın gibi başarılı filmlerin yönetmeni Aslı Özge’nin son filmi Black Box, 10 Ağustos’ta vizyona girdi. Geçtiğimiz haziran ayında 40. Münih Film Festivali’nin “Yeni Alman Sineması” bölümünde açılış filmi olan Black Box, gentrifikasyonu sahne alarak güç ve dayanışmayı konu ediyor.
Black Box, Berlin’de blok bir binanın avlusuna indirilen siyah bir konteynerle açılıyor. Çok geçmeden nedeni bilinmeyen bir sebeple polisler avludan çıkışı kapatıyor ve bina sakinlerinin belirsizlik, korku ve şüphe dolu bir gününe şahit oluyoruz. Luise Heyer, Felix Kramer ve Christian Berkel gibi başarılı oyuncuların rol aldığı filmde felaket benzeri anlarda ortaya çıkan, insanın ”kara kutu”sunu görüyoruz.
Hem Türkiye hem de Almanya’da üretim yapan yönetmen Aslı Özge ile ikinci Almanca filmi Black Box’u konuştuk…

Almanya’ya 20 yıl önce geldiğinizde tek kelime Almanca bilmediğinizi söylemiştiniz. Son filminiz “Black Box” 40. Münih Film Festivali’nde, “Yeni Alman Sineması” bölümünü açtı. Siz de yine festival kapsamında “Almanya resimleri” adlı bir panelde Alman yönetmenlerle birlikte konuşmacı olarak yer aldınız. Bugün Almanya’da çok kabul gören bir yönetmensiniz. Almanya’da geldiğiniz nokta gurur verici olmalı…
Dediğiniz gibi 20 yıl önce Almanya’ya geldim, hiç Almanca bilmiyordum. Ve bu süre içinde hem Türkiye’de filmler yapmaya devam ettim hem de burada filmler yaptım. Dilini bilmeden geldiğim Almanya’da, Münih Film Festivali’nde Black Box’un “Yeni Alman Sineması” bölümünün açılış filmi olması, benim için güzel bir deneyim oldu.

Black Box’ta başarılı oyuncu Luise Heyer, uzun yıllar sonra tekrar bir iş görüşmesine çağırılan fakat avludan çıkışın kapatılmasıyla gidemeyen bir anneyi canlandırıyor. (Foto: Emre Erkmen, Port au Prince Pictures)

Film, Berlin’de ne olduğu bilinmeyen bir olay sonucunda, polislerin blok bir binanın avlusundan çıkışı kapatmasıyla başlıyor ve bina sakinlerinin belirsizlik, panik, şüphe dolu bir gününe şahit oluyoruz. Filmin isminden başlayalım; Neden “Black Box”?
Bir uçak düştüğünde kaza sebebinin ne olduğunu bilmiyorsunuz, kara kutuyu bulduktan sonra aydınlanıyor olaylar. İnsanların birbirlerine gerçek duygularını ve düşüncelerini göstermeden kibarca “iyi günler” dedikleri bir avluda, kötü bir olay olduğunda gerçek hislerinin ortaya çıkmasını bir kara kutu gibi düşündüm. Yani kutu açılıyor ve herkesin gerçek yüzü ortaya çıkıyor.
Filmi yazdığımda siyah bir konteynerle avlu sahibini avluya indireceğimi düşünmemiştim. Daha sonra konteyner ile de Black Box ismi çok uydu. Zaten avlu da form olarak bir kutu gibi.

Black Box’un açılış sahnesinde, Felix Krämer’in canlandırdığı avlu sahibi Herr Horn için avluya siyah bir konteyner indiriliyor.
(Foto: Emre Erkmen, Port au Prince Pictures)

Film pandemi izleri de taşıyor. Fikir ne zaman oluştu? Fikrin oluşumunda sizi tetikleyen neydi?
Filmi pandemiden önce yazmıştım. Pandemiye finansman döneminde girdik. İlk finansmanında bir şaşkınlık yarattı film; bir fona başvurmuştuk ve ilk kapanma olmuştu, “ama bu pandemi filmi, nasıl olur?” diye bir tepki gelmişti. Bu tesadüf oldu tabii… Aslında pandemiyi yazmamıştım. Bir felaket oluyor ve insanlar dışarı çıkamıyor. Bu, yazdığım zamanlarda gerçek dışı gibi duruyordu. “Almanya’da insanların dışarı çıkamaması gibi bir şey olmaz” deniyordu. Sonra pandemi oldu. Pandemide kapalı kaldığımız sürede deneyimlediğimiz detayları sonradan adapte ettim sadece. Daha sonra da neredeyse aynı senaryo için, “Ne kadar gerçekçi bir film yazmışsın.” dendi. Halbuki değişen sadece bizim deneyimlerimiz ve buna bağlı olarak bakış açımız.
Benzeri bir şey de Ukrayna Rusya meselesinde oldu. Karakterlerden biri Dağıstan’dan geliyor. Filmin ortak yapımcısı da olan Dardenne Kardeşlerin bazı filmlerinde oyuncu Timur Magomedgadzhiev’i görmüştüm ve oynatmak istedim. Filme onun hikayesini de ekledim. Rusya Dağıstan arasındaki gerilim ve Rusya protestolarını o yüzden filme koydum. Sonra da filmin montajını yaparken Rusya Ukrayna savaşı çıktı. Senaryo tuhaf bir şekilde iki kere gerçek hayatla kesişti.

Oyuncu Timur Magomedgadzhiev, Dağıstanlı İsmail Sultanov rolünde
(Foto: Julian Atanassov, Port au Prince Pictures)

O blok binada yaşayanların çoğu Alman olmakla beraber, Türk bir avlu görevlisi, İranlı bir kadın ve bahsettiğiniz Dağıstanlı karakteri görüyoruz. O avluda Almanya’yı mı görüyoruz?
Evet. Avlu benim için adeta bir ülke gibi. Bu herhangi bir ülke de olabilir. Bir iktidar, sol bir grup, daha sağcı başka bir grup, yabancılar, hatta hayvanlar var… Kısaca gerçek hayatta temsillerini bulabileceğimiz çeşitli karakterler. Aslında toplumun bir yansıması. Almanya’da çektiğim için buradaki toplumun bir aynası gibi düşündüm.

Eski solcu öğretmen Erik Behr (Christian Berkel) güçe karşı duranlardan
(Foto: Julian Atanassov, Port au Prince Pictures)

Filmde dayanışma ve güç kavramları sürekli izleyeni takip ediyor ve düşündürüyor. Toplumdaki dayanışma sizce nasıl? Güçle dayanışma arasındaki bağ sizce nedir? Bunu size bir kadın ve kadın yönetmen olarak da soruyorum.
Aslında filmin kökü buraya dayanıyor. Yani elimizde gücü tuttuğumuzda bununla ne yapıyoruz? Ya da karşımızda güçlü olan birisi varsa ne yapıyoruz? Önce egoistçe kendi çıkarlarımızı mı düşünüyoruz, yoksa rahatsız olduğumuz şeyleri yüksek sesle söyleyebiliyor muyuz? Haksızlığa karşı susuyor muyuz? Almanya tarihinde sert bir şekilde de var bu. Bunun üstüne bir gözlem yapmak istedim.
Örneğin filmdeki Erik karakteri, eski solcu bir öğretmen. Avludaki herkesi bir araya toplayarak birlik olmaya davet ediyor ama kimse onun yazdığı dilekçeyi imzalamak istemiyor. Dilekçe de, ‘çöp kutularının avlunun dışına alınması’ gibi basit bir dilekçe. Bu kadar banal ve gündelik şeyler üzerinden yürümek istedim. Çünkü aslında bunlar büyük şeylerin gerçek işaretleri.
Orada küçük bir olay var ama kimse Erik’in yanında durmuyor. Çünkü kimse karşı çıkan kişinin kendisi olmasını istemiyor. Kimse güçlünün karşısında durmak istemiyor. Yok olacağı, evsiz kalacağı korkusuyla ve daha birçok sebepten sessiz kalmayı tercih ediyor. Zaten dayanışmayı bir noktaya kadar belli bir grup arasında görüyoruz. Herkes önce kendi çıkarını düşünüyor.
Bir yandan da mahalle baskısı denen bir şey var. Mesela Erik’in birlikte yola çıktığı en yakın arkadaşı kendince nedenlerle taraf değiştiriyor ve mahalle baskısına maruz kalıyor.

Bina sakinleri belirsizlik, şüphe ve kaygı içindeyken Herr Horn gayet sakin
(Foto: Emre Erkmen, Port au Prince Pictures)

Black Box’ta Luise Heyer, Felix Kramer, Christian Berkel gibi başarılı oyuncular yer alıyor. Ve bildiğim kadarıyla sizin castingleriniz alışılagelmişin dışında oluyor… Biraz anlatır mısınız?
Biraz workshop türü castingler yapıyorum. Her seferinde başka bir şey deniyorum. Genellikle oyunculara senaryoyu vermiyorum. Mesela “Ansızın” filmimde olayın bütününü yalnızca başrol oyuncusu biliyordu, diğer oyuncular bilmeden çekmiştik filmi.
Black Box’ta ise bir grup psikolojisini anlattığım için gruptakilerin birbiriyle uyumsuzluklarını incelemek istiyordum. On iki rol var filmde. Dolayısıyla burada senaryoyu iyi hazmederek sete gelmelerini talep ettim, kalabalık bir kadro olduğu için tüm oyuncuların rollerine hakim olması gerekiyordu. Casting sürecinde de tüm oyuncuları gruplar halinde davet ederek ve çeşitli rolleri değiştirerek onlarla workshoplar yaptım. Görüntü yönetmenim Emre Erkmen’i de her zaman bu workshoplara çağırıyorum, bu çalışma bizim için de ‘bu filmin ihtiyacı ne?’ sorusuna cevap aradığımız bir süreç oluyor. Yani casting bizim için bir filmin ön provası oluyor.

Görüntü yönetmeniniz Emre Erkmen’i ayrıca tebrik etmek gerekiyor. Hikayeyi muhteşem görüntülerle birleştirerek şahane bir iş çıkartmışsınız.
Teşekkürler. Aslında tek bir mekan olduğu için çekimi zor olan bir filmdi. Bütün film boyunca tek bir mekanı monotonlaştırmamak için küçük mekanlara böldük ve karakterleri hem fiziksel olarak hem de dünya olarak birbirinden ayırmak için evlerini farklı renklere ayırdık; Her evin başka bir dünyası, başka bir temsili vardı bizim için. Avlunun grileri ve onların iç dünyalarının renklilikleri üzerine bir konsept kurduk.
Hikayede hayat duruyor. Görüntü de dursaydı her şeyin durduğu bir film olabilirdi. Emre senaryoyu okuduğunda kameranın hiç durmadan, karakterlerin arasında nehir gibi akması gerektiğini söylemişti. Emre omuz kamerası yaparak aralarına girdi ve onlarla dans eder gibi devam ederek biz de onunla beraber her karakterin farklı dünyalarına, evlerine girdik.

Anne, baba, çocuktan oluşan Koch ailesinin misafiri kim? (Foto: Julian Atanassov, Port au Prince Pictures)

Gentrifikasyon meselesi Black Box’ta da karşımıza çıkıyor…
Ev meselesi ve gentrifikasyon konusu her yerde büyük bir mesele.
Ben de bunu bir sahne, bir araç olarak kullanmak istedim. Gücü anlatırken bir yandan da gentrifikasyonu izliyoruz Black Box’ta. İnsanların nasıl değiştirilip yok edildiğini, evlerinden çıkartıldığını izliyoruz.

Münih’te de kira fiyatları uçtu gidiyor. Filmde yer verdiğiniz ev sorunuyla birlikte insanların karakterlerindeki değişim gerçek hayatta da karşılığı olan bir şey… Çoklu karakterlerle zor olmakla birlikte filminizde izleyiciye çok iyi geçiyor bu; arkadaşınızı, komşunuzu görüyorsunuz.
Grup dinamiğini ve birlik olamama duygusunu anlattığım için karakterleri anlamak gerekiyordu. O yüzden hepsinin dünyasına bir şekilde girmem gerekiyordu. Uzun bir süreçti. Benim için çok çalışılması gereken bir senaryoydu.

Sizin bütün filmleriniz öyle gibi. Belki de derin çalışmayı sevdiğiniz için…
İnsanların göstermediği yüzü, beni çok ilgilendiriyor. Korku dolu anlarda o şeytani yanları ne zaman ortaya çıkacak? İnsanları o noktaya ne getiriyor?
Ev sahibi ve ev, otomatik olarak güç dengesinin yerinde olmadığı bir ikilem. Gücü anlatabilmek için iyi bir olanak…
Ev konusu benim ilk filmimden beri var. “Biraz Nisan”, ev arayan beş kişi arasında geçiyordu. Ev aramak, kimlik aramak, bir dönemin bitişi, yeni bir dönemin başlangıcı, ara dönem, arayış beni hep ilgilendiriyor. Bütün filmlerimde taşınma, arayış ve sıkışmışlık hep vardır. Burada artık iyice ana sahne olmuş oldu. Bir sonraki filmimde de öyle.

Filmin bütün oyuncuları rollerini başarıyla canlandırıyor. Soldan sağa oyuncular: Jonathan Berlin, Anne Ratte-Polle, Christian Berkel ve Inka Friedrich (Foto: Julian Atanassov, Port au Prince Pictures)

Bunda sizin Türkiye’den Almanya’ya gelişinizin de bir etkisi var mıdır?
Mutlaka vardır ama bunu bilinçli yapmıyorum. Temalarla başlamıyorum filmlerime. Üniversiteyi okuduktan sonra Berlin’e taşındım. İster istemez yeni taşındığınız yerde bir arayışa giriyorsunuz. O sürede yaşadıklarımı farkında olmadan yansıtmaya çalışıyorum herhalde.

Bir sonraki projeniz nedir?
Şu anda post prodüksiyon aşamasında olduğum bir filmim var. Benim için çok özel bir proje. Babam oynuyor, 95 yaşında. Türkiye’deki gentrifikasyonla ilgili. Çok uzun süredir kendi evimizin yıkılma sürecini kamerayla takip ediyoruz. Gerçek ve gerçek olmayanın birbirine karıştığı hibrit bir proje, ilk filmim ‘Köprüdekiler’in formatında.

Hamide Türker
Hamide Türkerhttp://piyasa.de
Founder & Editor in Chief
BENZER HABERLER

Son eklenenler