PiYASA Vibes Vol. 4’te sahnemizi dolduran Eskises, Almanya’da nadir görülen enerjisini ve müzikal çeşitliliğini sergiledi. Her üyesi, sahnedeki performansıyla grubun karakterini ortaya koydu. Her bir üyenin sahnedeki rolü kadar müzik yolculuğu da grubun karakterini oluşturuyor. İşte Ufuk, Bora, Soner ve Rifat’ın kendi anlatımlarıyla Eskises’in hikayesi.
Ufuk Bakırdöğen – Klarnet Eskises’in kurucularından olan ve sahnede klarnetiyle fark yaratan Ufuk Bakırdöğen, Almanya’da canlı dinleme şansı çok sık yakalanmayan klarnetiyle dinleyiciyi sahneye çekiyor. Klarnet, Ufuk’un müzik yolculuğunda sadece bir enstrüman değil; sahnede grubun karakterini tamamlayan güçlü bir ses. “Müziğe ve enstrümanlara ilgim lise yıllarında başladı. Gitarla başlayan bu amatör merak, üniversitede davulla devam etti. 2006 yılında yüksek lisans için Almanya’ya gelmeden hemen önce aldığım klarneti, Türk müziği konusunda bilgili arkadaşlarım sayesinde geliştirme fırsatı buldum. Daha sonra aynı arkadaşlarımla bir grup kurduk ve Aachen çevresindeki çeşitli mekanlarda çalma şansı yakaladık. Münih’e taşındıktan sonra 2017 yılında Bora ile birlikte müzik yapmaya başladım. Bu birliktelik, Soner ve Rıfat’ın katılımıyla Eskises’e dönüştü. O zamandan beri sahnede müzik yapmanın keyfini hep birlikte yaşıyoruz.”
Bora Yıldız – Vokal ve Gitar Eskises’in vokali ve gitaristi Bora Yıldız, grubun duygusunu sahneye taşıyan bir diğer kurucu üye. Bora’nın şarkıların ruhunu yansıtan vokali ve gitarı, sahnede dinleyiciyle güçlü bir bağ kuruyor; kimi zaman melankolik, kimi zaman groove’un tam ortasında. “Müziğe lise yıllarında klasik gitar çalarak başladım. İki yıl süren klasik müzik eğitiminin ardından kendi bestelerimi üretmeye yöneldim. Üniversite yıllarında ODTÜ Müzik Toplulukları bünyesinde kurduğumuz Gulyabani grubuyla, söz ve müzikleri bize ait olan eserleri uzun yıllar boyunca konser ve festivallerde dinleyiciyle paylaştık. Bu süreçte grupta bas gitarist ve vokalist olarak yer aldım; Ön Sevişme ve Zifaf adlı iki bağımsız EP yayımladık. 2015 yılında Münih’e taşındıktan sonra solo bestelerime odaklandım. Ev kayıtlarından oluşan Köprü adlı ilk demo çalışmamı 2019 yılında dijital platformlarda yayımladım. İlk albümüm Puff ise 2021 sonbaharında Ellipsis etiketiyle dinleyiciyle buluştu.”
Soner Aksan – Davul ve Darbuka Grubun ritim gücü Soner Aksan, davul ve darbukadaki hakimiyetiyle parçaların temposunu ve dinamizmini belirliyor. Soner’in ritimleri, Eskises’in müzikal çeşitliliğine güçlü bir zemin hazırlıyor. “Müziğe ilgim küçük yaşta başladı. İlkokulda darbuka ve saz çalmaya başladım. Lisedeyken 1994’te arkadaşlarla kurduğumuz rock/metal grubu Pandemonium ile 13 yıl boyunca birçok konser verdik, yarışmalara katıldık ve albüm kaydı yaptık. Bu dönemde okulda Big Band’de baterist olarak yer aldım. 2019’da aile projesi olarak Café Taksim grubu oluştu. Gitarda Türk klasik ve sanat müziğine eşlik ettim. 2020’de Eskises ilk kez sahne aldı; ritimlerde darbuka ve davulla yer aldım. Son 5 yıldır Lucille and the Rakıbuam, Buracoustic, Pnema ve farklı projelerle sahnede ve stüdyodayım. Ancak Eskises, benim ana müzik grubum.”
Rifat Öcal – Bas Gitar Eskises’in müzikal dengesini ve alt yapısını taşıyan Rifat Öcal, bas gitardaki sağlam çizgisiyle parçaların omurgasını oluşturuyor. Rifat, farklı tarzlar arasında rahatça dolaşan müzikal yapıyı bir arada tutuyor ve sahnedeki performansıyla grubun karakterini güçlendiriyor. “Müzikle ilgilenmeye lise yıllarında başladım; bu dönemde gitar ve bas gitar çalmayı öğrendim. Lise okul grubunda yer aldım ve Milliyet Gazetesi Ulusal Müzik Yarışması ile Ankara Liseler Arası Müzik Yarışması gibi organizasyonlara katıldım. Üniversite yıllarında Ankara’da düzenli olarak barlarda, çeşitli rock cover gruplarıyla sahne aldım. 2006–2008 yılları arasında, Karadeniz geleneksel müziğini rock ve funk ritimleriyle harmanlayan Hoppa Essentials grubunda çaldım. Bu grupla Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’de konserler verdik. 2010 yılında İstanbul’a taşındım; farklı projelerde bas gitar çaldım ve vokal olarak korolarda yer aldım. 2021’den beri Münih’te yaşıyorum ve Eskises ile birlikte keyifle müzik yapıyorum.”
PiYASA Vibes Vol. 4 gecesinde sahne alan Eskises, her üyesiyle unutulmaz bir performans sergiledi. Ufuk, Bora, Soner ve Rifat’ın bir araya gelmesiyle oluşan Eskises enerjisini hatırlamak ve grubun müziğini takip etmek için PiYASA Vibes ve Eskises grubunun Instagram hesaplarını takip edebilirsiniz.
Göç, kimlik ve müzik… Ozan Ata Canani yıllardır bu temaları ustalıkla harmanladığı eserleriyle dinleyicilerini derinden etkilemeye devam ediyor. Sanatçı, 23 Ocak Cuma akşamı Münih’te müzikseverlerle buluşacak.
Yeni albümü Die Demokratie, geçtiğimiz yıl yayımlanan ikinci stüdyo çalışması olarak Canani’nin müzikal yolculuğunda önemli bir dönemeç oluşturuyor. Albüm 10 parçadan oluşuyor; albüme adını veren “Die Demokratie” demokrasi kavramını sorgularken, “Papierkramland” Alman bürokrasisini mizahi bir dille ele alıyor ve “Pir Sultan” tarihsel olaylara gönderme yapıyor. “Die Demokratie” albümü, Anadolu rock ve pop tınıları ile geleneksel Türk müziğini Almanca ve Türkçe sözlerle bir araya getirerek göç, demokrasi ve insan hakları gibi temalara odaklanıyor. Bu çizgi, Canani’nin önceki albümlerinden tanıdık, fakat bu albümle birlikte daha doğrudan ve güncel.
Ozan Ata Canani, yalnızca bir müzisyen değil; bir kuşağın hafızasını ve hikayesini notalara döken güçlü bir anlatım dili kuruyor. Almanya’daki misafir işçilerin yaşadığı zorluklar, göç deneyimi ve yabancı düşmanlığı gibi konuları şarkılarında samimi bir dille ele alıyor ve kuşaklar arası bir bağ kuruyor.
Sanatçıyla 2024’te Münih konseri sırasında gerçekleştirdiğimiz özel söyleşide, Ata Canani müzikle tanışma hikayesini ve yaşam yolculuğunu içtenlikle paylaşmıştı. Babasının Almanya’ya gelmesi için hediye ettiği bir saz ile başlayan bu yolculuk, zamanla toplumsal hafızaya dokunan güçlü bir müzikal anlatıya dönüştü. Röportajda, yaşadığı ayrımcılık ve göç deneyimlerinin müziğinin merkezinde yer aldığını vurgulayan sanatçı, asıl amacının insanlar arasında köprüler kurmak ve birleştirmek olduğunu dile getirdi; bu yön “Die Demokratie” albümünde de güçlü şekilde hissediliyor.
23 Ocak Münih konserinde Ata Canani’ye, sahne enerjisi ve özgün tarzıyla dikkat çeken Sinem eşlik edecek. Sinem, Anadolu ezgilerini punk ve pop tınılarıyla harmanlayan performansıyla Münih underground sahnesinden doğan kültürel zenginliği sahneye taşıyacak. Konserin ardından ise Booty Carrell, Anadolu Rock & Pop plaklarıyla geceyi müzikle tamamlayacak.
Sanatçının hayatına, müziğine ve düşüncelerine daha yakından tanıklık etmek için gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi buradan izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=uv9khWg4dWc
Wie oft haben wir uns schon gedacht: Hätte ich das doch anders gesagt. Das kann nach einem Meeting, einer Diskussion im Freundeskreis oder einer Gehaltsverhandlung passieren. Man wird unterbrochen, übergangen oder verunsichert, und erst im Nachhinein fällt einem ein, was man eigentlich alles hätte sagen können.
Genau hier setzt “Nur wer’s richtig sagt, kommt ans Ziel” von Tijen Onaran an. Das Buch ist ein empowernder Begleiter für alle, die ihre Stimme bewusster einsetzen, klarer kommunizieren und in herausfordernden Gesprächssituationen souveräner auftreten möchten.
Tijen Onaran verbindet in diesem Buch persönliche Erfahrungen aus ihrem eigenen Werdegang mit fundiertem Wissen rund um Kommunikation. Sie zeigt anhand konkreter Situationen, warum Gespräche oft nicht so laufen, wie wir es uns wünschen, und wie wir lernen können, uns besser vorzubereiten, sicherer aufzutreten und für uns einzustehen. Dabei wirkt der Ton nie belehrend oder besserwisserisch, sondern ermutigend und nahbar.
Das Buch gliedert sich in sieben Kapitel sowie einen Epilog und einen abschließenden Ausblick. Jedes Kapitel widmet sich einem zentralen Thema rund um Kommunikation. Gleich zu Beginn geht es um grundlegende Fragen: Wie funktioniert Kommunikation eigentlich? Warum scheitert sie so oft? Und welche Missverständnisse entstehen dabei immer wieder?
Besonders gut gefallen hat mir die klare und durchdachte Struktur. Am Ende jedes Kapitels fasst Tijen Onaran die wichtigsten Gedanken unter der Rubrik “In aller Kürze” noch einmal zusammen. Darauf folgt eine Toolbox mit Impulsen und Übungen. Diese sind nach Zeitaufwand gestaffelt – von kurzen Einstiegsübungen bis hin zu vertiefenden Aufgaben für Fortgeschrittene. Jede Übung erklärt nicht nur, was zu tun ist, sondern auch, warum sie sinnvoll ist.
Tijen Onaran – Nur wer’s richtig sagt, kommt ans Ziel
Vieles von dem, was im Buch angesprochen wird, war mir persönlich nicht neu. Trotzdem habe ich es sehr gern gelesen. Gerade weil man nach jedem Kapitel automatisch ins Nachdenken kommt: über die eigene Art zu kommunizieren, über Gespräche, die gut gelaufen sind, und über solche, bei denen man im Nachhinein gern klarer oder mutiger gewesen wäre.
“Nur wer’s richtig sagt, kommt ans Ziel” ist ein starkes, aufklärendes und zugleich motivierendes Buch. Es macht Mut, die eigene Stimme ernst zu nehmen, sie bewusst zu nutzen und sich nicht kleiner zu machen als nötig. Ein Buch, das stärkt, ohne zu überfordern und das genau deshalb lange nachwirkt.
Buchdetails Titel: Nur wer’s richtig sagt, kommt ans Ziel Autor: Tijen Onaran Verlag: Goldmann Erscheinungstag: 22.10.2025 Seiten: 256 Seiten ISBN: 978-3-442-18060-8
Canlı müzik, DJ seti ve kültürel çeşitlilik 16 Ocak’ta Import Export’ta buluşuyor.
Yeni yılı birlikte karşılamak için PiYASA Vibes Vol. 4’te bir araya geliyoruz. Münih’te, 16 Ocak’ta Import Export’ta gerçekleşecek bu özel gecede; müzik, kültürel çeşitlilik ve yüksek enerji aynı sahnede buluşuyor.
Gecenin canlı performansında sahnede Eskises yer alacak. Münih’in sevilen gruplarından Eskises; Ufuk Bakırdögen (klarnet), Soner Aksan (davul), Rıfat Öcal (bas) ve Bora Yıldız’dan (gitar, vokal) oluşuyor. Grup, Türk sanat ve halk müziğinin sevilen eserlerini modern bestelerle buluşturan; kimi zaman duygusal, kimi zaman coşkulu bir repertuvar sunuyor. Deneyimli müzisyenler, 16 Ocak gecesi izleyicileri müzikal bir yolculuğa davet ediyor.
Canlı konserin ardından gece, DJ B-Zey’in setiyle devam edecek. PiYASA Vibes’a ilk volümden bu yana eşlik eden DJ B-Zey, oriental dokuları modern club sound’ları ve Türkçe pop parçalarıyla bir araya getirerek dans enerjisini gece boyunca canlı tutuyor.
PiYASA Vibes Vol. 4, yalnızca bir konser ve parti olmanın ötesinde; farklı kültürel geçmişlere sahip insanların müzik aracılığıyla bir araya geldiği, temas kurduğu ve kültürel çeşitliliği birlikte kutladığı bir buluşma alanı sunuyor.
Her PiYASA Vibes’ta olduğu gibi bu etkinlikte de katılımcıları küçük sürprizler bekliyor. Satın alınan her bilet, etkinlik akşamında yapılacak hediye çekilişine otomatik katılım sağlıyor. Sürpriz hediyelere dair detaylar yakında PiYASA Vibes’ın Instagram hesabında paylaşılacak.
Yeni yılın bu özel buluşmasında müzik, eğlence ve kültürel çeşitliliği birlikte deneyimlemek için bize katılın!
PiYASA ekibi büyümeye devam ediyor. Köln’de yaşayan müzisyen ve söz yazarı Berivan Kaya, PiYASA ailesine katıldı.
Berivan Kaya, Köln‘de yaşayan bir müzisyen ve söz yazarı. Müziğinde Anadolu’nun ses dünyasını çağdaş ve alternatif formlarla bir araya getiriyor; samimi sahne dili ve güçlü yorumu ile dinleyiciyle doğrudan bir bağ kuruyor. İlk teklisi Megaloman ile dikkat çeken Berivan, şu sıralar yeni şarkılar üzerinde çalışıyor ve üretimini sürdürüyor.
Köln ve çevresindeki konserleri, performansları ve kültürel etkinlikleri yakından takip eden Berivan, arkadaşları ve yakın çevresi tarafından bir nevi kültürel etkinlik ajandası olarak biliniyor. Şehirde nerede ne var, hangi konser kaçmaz soruları çoğu zaman ona geliyor.
Köln ve çevresinden sorumlu PiYASA yazarı olarak bu ilgisini ve birikimini okurla paylaşan Berivan Kaya, Aralık ayı için hazırladığı “Ne Var Ne Yok – Köln ve Çevresi” seçkisiyle PiYASA’da yayına başladı. Ocak ayı seçkisi yolda!
NRW’de yaşayan PiYASA takipçileri için yılbaşı planı hazır!
Yeni yıla müzik, dans ve kolektif bir coşkuyla girmek isteyenler için House of Namus New Year’s Party, 31 Aralık gecesi Essen Katakomben-Theater’da! Prince Emrah tarafından organize edilen bu özel yılbaşı gecesi, sahneyi canlı müzik, performans ve DJ setleriyle dolu uzun bir kutlamaya dönüştürecek.
Gecenin kalbinde, 70’lerden 2000’lere uzanan en sevilen Türkçe hitleri canlı olarak seslendirecek Turkish Retro Night Band yer alacak. İpek Özcan, Veys Çolak, Çağatay Bırakın ve Kemal Serin, nostaljiyle dolu şarkılarla dans pistini gece boyunca canlı tutacak.
Yılbaşı gecesine samimi ve güçlü bir açılış yapacak olan Berivan Kaya, kendine özgü yorumu ve Anadolu Indie tınılarıyla sahnede yer alacak. Prince Emrah ise bellydance performansı, drag hostluğu ve DJ setiyle gecenin akışını şekillendirecek, sahne ile dans pistini birbirine bağlayan çok katmanlı bir performans sunacak.
House of Namus’un kapsayıcı ve özgür ruhunu yansıtan bu parti, canlı performanslar, retro atmosfer, dinlenme ve sohbet alanlarıyla birlikte kolektif bir buluşma alanı yaratacak. Welcome shot ve gece yarısı içkisi biletinize dahil olacak.
Amazonen verkörpern Stärke, Widerstandskraft und Unbeugsamkeit. In Amazonenbrüste greift Reyhan Şahin dieses Bild auf und macht daraus eine Haltung: dem eigenen Körper, der Krankheit und der Welt mit Kraft zu begegnen – auch wenn alles ins Wanken gerät.
Reyhan Şahin war schon lange vor ihrer Krebsdiagnose eine Amazone. Als feministische Rapperin, als Frau mit Migrationsgeschichte in der Wissenschaft, als jemand, der sich Räume genommen hat, in denen sie nicht vorgesehen war. Abwertung, Hass und Geringschätzung ließ sie an sich abprallen – ihre persönliche Superpower. Doch mit der Diagnose Brustkrebs gerät selbst diese Stärke ins Wanken.
In diesem Buch begleitet man sie vom Schock der Diagnose über Chemotherapie und körperliche Veränderungen bis hin zur langsamen Rückeroberung ihres Lebens. Amazonenbrüste ist kein glatt polierter Erfahrungsbericht, sondern roh, ehrlich und sehr persönlich. Reyhan Şahin schreibt über Angst, Kontrollverlust und Schmerz aber auch über Wut, Humor und den Willen, sich nicht brechen zu lassen.
Reyhan Şahin – Amazonenbrüste – Wie ich den Brustkrebs bekämpfte
Was mich besonders berührt hat, ist die Rolle ihrer Freund:innen. Wie sie während der Erkrankung an Reyhan Şahins Seite bleiben, sie auffangen, begleiten und ihr Halt geben – ganz selbstverständlich, ohne großes Pathos. Diese gelebte Solidarität, dieses füreinander Dasein, zieht sich leise, aber kraftvoll durch das Buch und zeigt, wie wichtig Gemeinschaft in Momenten ist, in denen man selbst kaum Kraft hat.
Amazonenbrüste ist ein Buch über den Körper als Schlachtfeld, über Verletzlichkeit und Stärke und darüber, dass man selbst als Amazone nicht alleine kämpfen muss. Ein wichtiges, ehrliches Buch, das lange nachwirkt.
Yalla, Amazonenpower. 🖤
Buchdetails Titel: Amazonenbrüste – Wie ich den Brustkrebs bekämpfte Autor: Reyhan Şahin Verlag: Tropen Verlag Erscheinungstag: 13.09.2025 Seiten: 240 Seiten ISBN: 978-3-608-50290-9
Usta Sanatçı Fuat Saka’nın göç senfonisi bu kez de Almanya’nın Siegen kentinde çalındı. Göçmenlerin ve sığınmacıların sorunlarını, acılarını ve umutlarını müzik aracılığıyla dile getiren eser, birçok ülkede olduğu gibi Almanya’da da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı direnişi güçlendiriyor.
Yaşamının 20 yıllık bölümünü sürgündeki bir göçmen olarak geçirmek zorunda kalan Usta Sanatçı Fuat Saka, bestelediği göç senfonisi “Karanlık Sular” (Dark Waters) aracılığıyla “Bu dünya hepimize yeter!” mesajını göndermeye devam ediyor.
Saka’nın daha önce dört kez, her biri farklı bir orkestra tarafından icra edilen eseri son olarak Almanya’nın tarihi sanayi ve üniversite kentlerinden Siegen’de müzikseverlerle buluştu.
Almanya’nın en genç şeflerinden Luka Hauser’in yönetimindeki Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası’nın icra ettiği, Fuat Saka’nın yanı sıra Yunanistan ve Türkiye’den sanatçıların şarkıları ve müzikleriyle katıldığı konser Siegen’in en önemli kültür merkezlerinden “Apollo Tiyatrosu”nda gerçekleştirildi. Siegen ve çevresinden klasik müzik dinleyicilerinin yanı sıra, Londra, Amsterdam, Viyana, Hamburg, Frankfurt, Köln, Münster gibi çeşitli kentlerden gelen Fuat Saka hayranlarının da izlediği yaklaşık 1,5 saatlik konser, hem müzik kalitesiyle hem de derin mesajıyla yine büyük bir sanatsal başarı olarak tarihe geçti. Saka ile senfoninin diğer solistleri Ioanna Forti (şarkıları Türkçe söyleyerek), Zacharias Spridakis (Girit kemençesiyle) ve Cihan Yurtçu (çoban kavalıyla) ve tabii ki Şef Luka Hauser ile bir bölümü göçmen kökenli yaklaşık 70 müzisyenden oluşan Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası dakikalarca ayakta alkışlandı. Alkışlar bitmek bilmeyince senfoninin Fuat Saka’yla Ioanna Forti’nin düet yaptığı son şarkısı “Yabancı Topraklar” tekrar çalındı, söylendi.
Fuat Saka ve Ioanna Forti
“Türkiye Avrupa Kültür Forumu” ile Güney Vestfalya Filarmoni’nin düzenlediği, Çokkültürlü Forum’un (Lünen) desteğiyle gerçekleştirilen konser, yine Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Almanya seksiyonunun himayesindeydi.
Güney Vestfalya Genel Sanat Yönetmeni Michael Nassauer, dinleyicileri ve müzisyenleri selamladığı konuşmasında Fuat Saka’nın da göç ve sürgünü bizzat yaşamış bir sanatçı olarak, bu eseriyle göçmenler ve sığınmacıların sesi olduğunu vurguladı.
UNHCR’nin yöneticilerinden eski milletvekili Bernhard von Grünberg de konuşmasında günümüz dünyasında yüz binlerce insanın sığınmacı olarak giderek daha da kötüleşen koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çalışırken, bu konudaki yardımların büyük bir hızla azaltıldığına işaret etti. Göç ve sığınmacılık konularının büyük sorun olarak gündemde tutulduğu Almanya’daki sığınmacıların tüm dünyadakilerin çok küçük bir bölümünü oluşturduğuna dikkat çeken Grünberg, Almanya’nın da bu alandaki desteğinde kesintiye gitmesini eleştirdi.
Siegen’de konserden iki gün önce düzenlenen “Avrupa çerçevesinde sığınmacılığın ve göçün güncel boyutları” başlıklı konferansta konuşan Fuat Saka da göçün insanlığın başladığı günden bu yana yaşanan bir olgu olduğunu belirterek, bu konuyu tartışırken öncelikle “göçü tetikleyen nedenlere” kafa yorulması gerektiğini vurgulamış, “Bu dünya herkese yeter” mesajını vermiş ve “Keşke savaşlar olmasaydı da biz de göçün senfonisini yazmasaydık” demişti.
Fuat Saka’nın pandemi döneminde, 2020 yılında bestelediği, Atina’dan Vangelis Zografos’un da orkestrasyonunu üstlendiği “Karanlık Sular” (Dark Waters) 2022’den bu yana iki kez Türkiye, iki kez de Almanya’da sahnelendi.
İstanbul’daki konser Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda, Şef Anastasios Symeonidis yönetimindeki Cemal Reşit Rey Orkestrası, Köln’deki konser Filarmoni Salonu’nda, Şef Ustina Dubitsky yönetimindeki Köln Senfoni Orkestrası (Gürzenich Orkestrası), Münster’deki konser Şehir Tiyatrosu’nda Şef Thorsten Schmid-Kapfenburg’un yönetimindeki Münster Senfoni Orkestrası ve büyük depremde yaşamını yitirenlerin anısına Hatay’ın Defne ilçesinde verilen konser de, Şef Eray İnal’ın yönetimindeki Çukurova Filarmoni Orkestrası tarafından icra edilmişti.
Eser, sadece çeşitli nedenlerle yaşadıkları ülkeleri terk edip göç yollarına koyulan, gitmek istedikleri yere ulaşamadan yollarda (örneğin Akdeniz’in karanlık sularında) ya da göç ettikleri ülkelerde yaşamını yitiren göçmenlerin trajedisini değil, onların gittikleri yerlerdeki umutlarını, hayallerini de işliyor. Sadece savaşlar ve diğer felaketler nedeniyle son yıllarda Asya ülkelerinden ve Orta Doğu’dan Avrupa’ya sığınmaya çalışan insanları değil, 60 – 65 yıl önce Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerine gidip önce “misafir işçi” sonra da “göçmen” olanların da sesi olmayı hedefliyor. Örneğin senfoninin 9’uncu bölümü, Fuat Saka’nın 1960’lı yılların başında çalışmak için Almanya’ya göç eden ve burada genç yaşta yaşamını yitiren abisi Sürap Saka’ya ithaf ettiği “Nereye?” başlıklı ağıttan oluşuyor.
Yarısı sözlü, yarısı da enstrümantal eserlerden oluşan senfoninin Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde sunulması için çalışmalar sürüyor. Eser 23 Ocak 2026 tarihinde Mersin Yenişehir Belediyesi’nin organizasyonuyla Yenişehir Atatürk Kültür Merkezi’nde müzikseverlerle buluşacak.
Orkestra Şefi Luka Hauser: “En güzel yanı birlikte müzik yapmak”
Fuat Saka’nın göç senfonisini icra eden Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası’nı yöneten 28 yaşındaki Şef Luka Hauser, konserden sonra kendisine yönelttiğimiz soruları yanıtlarken, “Bu tür projelerin en güzel yanı, aynı dili konuşmasak bile birlikte müzik yaparak birbirimizle iletişim kurmamız” dedi.
Almanya’daki en genç orkestra şefleri arasında yer alan ve müzisyen bir ailenin çocuğu olan Hauser’in de çok kültürlü ve göçlü bir geçmişi var. Annesi Sırp, babası Alman olan, kendisi de İspanya’da 1997 yılında dünyaya gelen Hauser, küçük yaşlarda başladığı müzik eğitimini Almanya’da Weimar ve Berlin’de tamamlamış. Halen Stuttgart Devlet Operası’nın müzik direktörlerinden biri olarak çalışan Hauser, yaklaşık 70 deneyimli müzisyenden oluşan Güney Vestfalya Senfoni Orkestrası’nın yönetimini göç senfoni konseri için üstlendi.
Fuat Saka’nın hazırladığı senfoni, sizin yönetiminizde Philharmonie Südwestfalen tarafından başarıyla icra edildi. Göç üzerine senfoni formatında yazılmış ilk müzik eseri olma özelliğini taşıyor. Göç, çağımızın en önemli meselelerinden biri. Bu eseri seslendirecek orkestrayı yönetme kararı sizin miydi? Bu eser ve Siegen’de Philharmonie Südwestfalen ve Türk veya Yunan solistlerle birlikte sahnelenmesi hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Hauser: Bu eseri Philharmonie Südwestfalen ile seslendirme kararı, Genel Sanat Yönetmeni Michael Nassauer’den gelmişti. Benim bu projenin yönetimini üstlenme önerisi de ondan geldi. Fuat Saka’nın Türk ezgileri ve ritimlerinin yanı sıra kemençe ve kaval gibi çalgılarla karakterize edilen Doğu müzik dili ile bir senfoni orkestrasının Batı müzik dili arasında bir kesişme noktası bulmak benim için çok ilginçti. Bu eserde anlatılan kişisel göç öyküsü beni derinden etkiledi ve oldukça güncel bir konu. Müzik, hem zor duyguları ifade etmenin bir yolu olabilir, hem benzer öyküleri olan birçok milletten müzisyenin orkestrada bir araya getirerek birlikte dinleyici kitlesine ulaşmalarına fırsat sağlayabilir.
Almanya, göçün yoğun bir şekilde tartışıldığı ülkelerden biri. Göçmenleri bu ülke için bir zenginlik olarak görenler olduğu gibi, onları giderek daha ciddi sorunların kaynağı, bir yük ve bir tehdit olarak görenler de var. Sizin de bir göç geçmişiniz var. Bu konudaki görüş ve deneyimlerinizi anlatır mısınız? Hauser: Belirli bir yere bağlı olmamanın hissini çok iyi anlayabiliyorum. Annem Sırbistan’dan, babam da Alman. Ama ben İspanya’da doğup büyüdüm. Hayatım boyunca birçok kez bir yerden bir diğerine taşındım ve nerede olursam olayım kendimi orada memleketimde hissettim. Kişisel deneyimime göre, vatan hissi bir yere değil, insanlara bağlıdır ve bence aynı anda birçok farklı yer vatan olabilir. Dahası, müzik benim için çok önemli bir rol oynuyor: Müzik yapabildiğim ve diğer müzisyenlerle bağlantı kurabildiğim her yerde kendimi memleketimde hissediyorum.
Sizce konserinizde sizi dakikalarca alkışlayan müzikseverler, bu eserin mesajını da almışlar mıdır? Hauser: Konser sonrası dinleyicilerin coşkulu tepkisinin, kökenlerimiz ne olursa olsun biz insanların aynı duyguları paylaştığımızın farkına varmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İster sevdiklerini kaybetme acısı ister dans ve müzikte ifade edilen yaşam sevinci olsun, bu duygular bizi konserde birbirimize bağlıyor. Üstelik önyargıları bir kenara bırakıp klişelerin yönlendirmesine izin vermediğimizde, birbirimize empati ve merakla yaklaştığımız anda çok daha fazla ortak noktamız olduğunu öğreniyoruz. Konser sonrası sohbetler sırasında dinleyicilerimde de bunu hissettim.
Bu eser, Türkiye, Yunanistan ve Almanya’dan sanatçıların ortak çalışması, belki de bu ülkelerin müzik geleneklerinin bir sentezi ve aynı zamanda çok kültürlü bir proje olarak sunuldu. Benzer çok kültürlü eserlerin Almanya ve Avrupa’daki müzikseverler arasında ilgi görme şansı olduğuna inanıyor musunuz? Başka benzer projeler var mı? Hauser: Kesinlikle, bu tür projelerin başarı şansı var. Bu tür programları programa koymak, Michael Nassauer gibi organizatörlerin ve sanat yönetmenlerinin cesaretini gerektiriyor. Seyircilerin coşkusu da bu tür projelere büyük ilgi duyulduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Benim için bu proje, bu farklı müzik dillerini daha derinlemesine inceleme merakımı kesinlikle uyandırdı. Özellikle doğaçlama tarzı ve Türk müziğinin çeşitli ritimleri beni büyüledi. Müzik direktörü (Kappellmeister) olarak çalıştığım Stuttgart’ta, Berlin’den Babylon Orkestrası ve Fildişi Sahili’nden şarkıcı ve dansçıların yer aldığı La Fleur grubuyla da projeler yürütüyoruz. Müzik aracılığıyla farklı kültürleri buluşturan diğer projeleri de sabırsızlıkla bekliyorum. En güzel yanı, aynı dili konuşmasak bile birlikte müzik yaparak birbirimizle iletişim kurmamız.
Geçtiğimiz perşembe günü yaşamını yitiren “Hocaların Hocası” Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, Türkiye’den başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine işgücü göçünün yakın tanıklarının başında geliyordu.
Yaşam öyküsü 104 yıl önce dünyaya geldiği Viyana’da başlayan gazeteci, hukukçu, sosyolog, siyaset bilimci Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) talebiyle Almanya’ya gelerek, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik gerekçelerle yaşanan göç hareketleri ve Almanya’daki Türk işçilerinin durumunu araştırdı. Bu konuda hazırladığı raporlar ve 1964’te yayımlanan “Batı Almanya’da Türk İşçilerinin Sorunları” adlı kitabıyla hem Alman, hem de Türk hükümetlerini o dönemler “misafir işçi” olarak tanımlanan ve henüz “göçmen” olarak kabul edilmeyen insanlarımızın yaşadığı koşulları, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal hakları üzerine bir bölümü halen geçerli olan iyileştirici önerilerde, ortaya çıkabilecek sorunlar hakkında da sonraki yıllarda haklılığı ortaya çıkan uyarılarda bulunmuştu.
Daha sonraki yıllarda da çalıştığı ya da misafir öğretim üyesi olarak bulunduğu üniversitelerde (Ankara, Boğaziçi, Hür Berlin, Münih, New York City, Denver, Georgetown ve Los Angeles üniversiteleri) bu konularda çalışmalarını sürdüren ve bu arada haklı olarak “Hocaların Hocası” ünvanını kazanan Prof. Abadan Unat’ın 2001 yılında yayımlanan ve aradan geçen sürede birkaç baskısı yapılan kitabı “Bitmeyen Göç – Konuk İşçilikten Ulus Ötesi Yurttaşlığa” halen göç konusunda en önemli başvuru eserleri arasında yer alıyor.
Ankara Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de öğretim üyeliğini sürdüren ve yaklaşık 15 yıl önce sağlık problemleri nedeniyle bu üniversiteden ayrılan Prof. Nermin Abadan Unat, ilk eşi Prof. Yavuz Abadan ve ikinci eşi Prof. İlhan Unat’ın soyadlarını birlikte kullanıyordu.
Prof. Dr. Abadan Unat, 2021 yılında 22 yıl emek verdiği Boğaziçi Üniversitesi’ne gidip, rektörlüğe sırtını dönerek üniversiteye, akademisyenlerin nöbetine katılmış ve “kayyum rektör” protestosuna fiilen destek vererek, “Yakında 100 yaşında olacağım. Bu ülke daha güzel günleri hak ediyor. Sizler gençsiniz, ülkenizden ümidinizi kesmeyin, dayanın.” mesajı vermişti.
Dört yıl önce, 100’üncü yaş günü dolayısıyla kendisini ziyaret ettiğimiz Hocamızın mesajları BirGün gazetesinde 3 Eylül 2021 tarihinde yayınlanmıştı.
Güncelliği halen devam eden bu mesajları yeniden yayınlayarak, bu örnek bilim insanının anısı önünde saygıyla eğiliyoruz:
ALMANYA EMEK GÖÇÜNÜ ANLAMADI “Avrupa, özellikle de Almanya, göçten gereken sonuçları çıkarmadı. Çünkü bütün ilişkilere tek taraflı olarak baktı. Yani önce ismen çağrılan, sonra kurayla gelenlere ‘Gastarbeiter’, yani ‘konuk işçi’ olarak baktı. Gelenlerin birkaç yıl sonra dönecekleri öngörülüyordu. Hâlbuki bir emek göçü başlamıştı. Hem bunu görmediler hem de bunun sonucu olarak bu emek göçünün gereklerini anlamadılar. Örneğin işçi çocuklarının okulda başarılı olabilmesi için özel bir destek lazım. Bunu yapmadı, onları eğitimcilerin çabalarına bıraktı. Böylece işçi çocuklarının çoğu ‚Gymnasium’a (liseye) gidemedi ve yükseköğrenim için önleri açılmadı. Herkesin üniversite mezunu olması şart değil ama herkes için bu yolu açmak lazımdı. Yani Almanya, daha çok kendisi için gerekli şeyleri düşündü. Türkiye’de yapmak istediklerini gerçekleştiremedi. İşçilerin Almanya’daki deneyimleriyle ülkeye dönüp, buradaki ekonomik yaşama katılmaları öngörülüyordu, olmadı. İşçilerin oralardaki birikimleri, verimli yatırımlara dönüştürülmedi. Hâlbuki işçilerimiz çok yüksek oranda tasarruf yapıyorlardı; ancak yönlendirilmediler. Onlar tasarruflarını muhakkak kendi doğdukları yerlerde değerlendirmek istiyorlardı. Ancak bu çoğunlukla verimli olmuyordu. Örneğin kooperatifle Anadolu’nun ortasında ayçiçek yağı imal eden bir fabrika kurdular. Fakat bu fabrikanın işleyeceği ayçiçeğinin Trakya’dan getirilmesi gerekiyordu. Birçok yatırım buna benzer biçimlerde başarısız oldu. Diğer ülkeler açısından da durum böyle. Hollanda olsun, Fransa olsun, Danimarka ve İsveç olsun; hep tek taraflı bir süreç oldu oralarda göç.”
“Şimdiki kaçış daha da üzücü. Çünkü onlar canlarını kurtarmak için ülkelerini terk ediyorlar. Özellikle kadınlar için durum büsbütün bir çıkmaz. Ezici bir erkek egemenliğinden kaçmak üzere yollara dökülüyorlar. Bu kaçan insanların bir kısmı, her türlü iletişimden de yoksun. Okuma yazma öğrenimi ve temel eğitimi göremiyorlar. Tek hedefleri canlarını kurtarmak… Titanik’in batışı gibi bir durum yaşanıyor. Bütün bunlar, Atatürk’ün laiklik ve halkçılığının ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.”
DAYANIN GENÇLER, DÜNYA KİMSEYE KALMAYACAK “Gençlerimiz hayallerini kurmak için sabır göstermiyorlar. Çünkü artık her türlü imkân var. Sanki onlara gittikleri yerlerde ‘buyur’ denecek. Bu çok acı bir şey… Yani göç kolay bir şey değil. Dostunuzu, ailenizi kaybediyorsunuz. Dili ne kadar bilseniz de daima yüzünüze vururlar. ‘Aman ne kadar güzel konuşuyor, sanki buralı gibi’ diyerek, onlardan olmadığınızı hatırlatırlar. Onun için gençler çok iyi düşünmeli. Gençlerin en büyük sermayesi, gençlikleri… O sevmedikleri ortam yarın değişecek. Ben görmeyeceğim, ama onlar görecek. Bugün 17-18 yaşında olan gençler, 50 sene sonrasını düşünsün. 40-50 yıl sonra neler olacak, neler… Bu dünya kimseye kalmayacak.”
“Bütün önemli araştırmalar, şunu gösteriyor: Göçmenlerin yeni ülkeye entegrasyonun tamamlanması için üç kuşak geçmeli. Bu tamamlanmadan yeni bir ülkede başarılı olmak, yükselmek ve eşitliğin sağlanması çok zor. Ben Uğur Şahin’in çok mütevazı bir aileden geldiğini sanıyorum. Herhalde ona üniversitede tıp tahsilinin yolunu açan iyi kalpli, dost bir Alman olmuştur. Yoksa onu ‚Realschule’ye gönderirler ve meslek eğitimine yönlendirirlerdi.”
“Türkiye’ye geldiklerinde yeni köprüler, yollar gibi gözle görünür şeylerle karşılaşıyor, bunları büyük başarı olarak görüyorlar. Altyapıya hiç bakmıyorlar. Bu iktidar, altyapıyla çok az ilgileniyor. Zaten gereğince ilgilenselerdi, bu kadar sel ve yangın felaketi olmazdı. Almanya’da ise bilindiği gibi sosyal demokrat parti SPD tarihsel olarak işçiden yana bir parti. Orada işçi kökenini hatırlıyor, ona yakın duruyorlar. Ama Türkiye’ye gelince, buradaki hükümetle iftihar ediyorlar. Onun için farklı anlayışları var.”
ÇAĞRI: ALMANYA’DA TÜRKİYE ARAŞTIRMALARI “Dostlardan ve meslektaşlardan istediğim bir şey var. O da Almanya’da Cumhuriyet Türkiye’si üzerinde araştırma yapan bir merkezin kurulması… Münih Üniversitesi’nde bir sene ders verdim. O dönemde rektörlük konferanslarına da katılan Kültür Bakanı Prof. Hans Maier’dan da bunu rica etmiştim. Bir türlü olmadı. Bir üniversitenin böyle bir ihtiyaç duyması lazım. Hiçbir Alman üniversitesi, böyle bir ihtiyaç göstermedi. Ben bunu çok büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Kimi zaman Der Spiegel dergisi kimi zaman bilmem hangi gazete, Türkiye’yle ilgili bir kısmı doğru birtakım eleştiriler yayınlıyor. Ama bütün bu eleştirilerde Türkiye’ye ilişkin birçok temel bilginin eksikliği görülüyor.
Mesele sadece eleştiri değil. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nde rasyonaliteye öncelik veren, tarikatlara yasak getiren, laik bir düzen kurdu. Mesele Atatürk’ün Türkiye için koyduğu hedefler… Önemli olan onlar. Onun zamanında, ’Türkiye’de okuma yazma bilen erkeklerin oranı yüzde 5, okuma yazma bilen kadınların oranı için ise yüzde 2’ deniyor, ama o bile fazla gözüküyor.
O zamanki Türkiye 12-14 milyon… Bugün 80 milyonun üzerinde, giderek de büyüyor. Avrupa’da böylesine büyük bir ülkeyle ilgili bir araştırma yok. Almanya’da ne var? Arkeoloji, Türkoloji ve İslam bilimleri diye üç kürsü var. Bu çok yetersiz.
Türkiye hakkında araştırmalar yapan sayısı çok az Türk var. Almanca yazıyorlar, ama onları da ‘bizden değil’ diye karşılıyorlar. Alman üniversiteleri PISA kriterlerine uygun bir öğretim vermek istiyorsa, bu kadar kuvvetli bir eski müttefikini, Akdeniz’de egemen olan büyük bir ülkeyi, bu ülkedeki gelişmeleri görmezden gelmemeli. Buradan giden insanlara kapıyı açtınız ama bu insanlar nereden geldi, onu hiçbir zaman soruşturmadınız. Hep tek taraflı kaldı. Bu büyük bir sorun… Türkiye ve Türkler üzerine bilgilendirme hep eksik oldu. Bugün bir Alman için, o eksik bilgilendirme yüzünden, Suriyeli, Türk ve Afgan aşağı yukarı aynı insanlar… Hâlbuki aralarında dağlar kadar fark var. Bunu üniversite ya da araştırma merkezlerine hatırlatmak istiyorum.”
Dikkate alınmadı Prof. Dr. Unat, Almanya’daki araştırmalarını gerçekleştirdikten sonra “Batı Almanya’daki Türk İşçilerinin Sorunları” adlı kitabı kaleme aldı. Ve Türkiye’deki ilgili makamlara Türk işçilerinin sorunlarıyla ilgili bir dizi öneriler sundu. İşçilerin, o dönemin hükümetlerinin aksine, Almanya’da kalıcı olacaklarını fark etmişti.
Onların topluma entegrasyonunu sağlayacak önerileri, hükümetlerce dikkate alınmadı. Almanya uzun yıllar bir “göç ülkesi” olduğunu bile kabul etmedi.
Türkiye için ise oradaki işçilerin gönderdikleri dövizler çok önemliydi. Prof. Dr. Abadan Unat’ın 1960’ların başındaki önerilerinden bir bölümü şöyle:
• Türkiye’nin göç politikasını saptama görevi Çalışma Bakanlığı’na verilmelidir. Ayrıca iki birim kurulmalıdır, bunlardan biri işe yerleştirme, diğeri dışarı gitmek isteyenleri bilgilendirme işini yüklenmelidir.
• Türkiye’nin Almanya ve diğer ülkelerle imzaladığı anlaşma “en fazla müsaadeye mazhar millet“ kuralına uygun olarak gözden geçirilmeli; İtalya, İspanya ve
• Yunanistan işçilerine tanınan hakların tümü Türk işçilerine de tanınmalıdır.
• Alman hükümeti Türkiye’de kalifiye işgücü yetiştirmek için mesleki eğitim başlatmalı, ayrıca Almanya’ya gidecek işçilere Almanca dili kursu verilmelidir.
• Türk işçilerinin tasarruflarını döviz olarak kazandırmak amacıyla konut kredisi tasarısı kanunlaşmalıdır.
• DPT, tasarrufların heba edilmesini önlemek amacı ile anayurda ne gibi projelerin yapılmasında yarar olduğu konusunda model projeler üretmelidir.
• Türk hükümeti Almanya’da Türkçe radyo programlarının artırılmasını talep etmelidir.
PiYASA Magazin, 2008’den bu yana iş ve sosyal yaşamda aktif üyelerini PiYASA Network buluşmalarıyla bir araya getirerek paylaşım ve iletişim fırsatları sunmaya devam ediyor. 2025 yılının ikinci buluşması Aralık ayında Münih’te gerçekleşti. Community üyeleri, Pasing’deki Mozzamo’da bir araya gelerek lezzetli bir akşam yemeği eşliğinde sohbet etme, yeni bağlantılar kurma ve dostluklarını pekiştirme fırsatı buldu.
PiYASA Magazin’in kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hamide Türker, etkinlikle ilgili, “Eski ve yeni dostlarla samimi bir ortamda bir araya gelmek bizim için büyük mutluluk. Katılan tüm üyelerimize ve misafirperverlikleri için Mozzamo ekibine teşekkür ederiz. Bu buluşmalar, community üyelerimizin birbirlerini daha yakından tanıyacağı ve bağlantılarını güçlendirebileceği değerli bir ortam sunuyor. Etkinliklerimiz yeni yılda da farklı konseptlerle devam edecek.“ dedi.
PiYASA Network buluşmaları, leziz akşam yemekleri eşliğinde tanışmak, sohbet etmek, yeni iş bağlantıları ve dostluklar kurmak için harika bir fırsat sunuyor.