Drücken Sie „Enter“, um den Inhalte zu überspringen

tbt: „Hayatı seviyorum, o da beni seviyor“

706

Şubat 2017’de yayınladığımız bu haberi haftanın #tbt’si olarak paylaşıyoruz. Münihli oyuncu Tim Seyfi ile yaptığımız bu söyleşi 65 numaralı PiYASA dergimizin de kapak konusu olmuştu. Söyleşimizde son 3 yılda yaptığı çalışmalar haliyle yer almıyor olsa da bu noktada Netflix’te 2. sezonu yayınlanan Atiye dizisinin Serdar’ı rolünde izleyebileceğinizi hatırlatalım.

„Hayatı seviyorum, o da beni seviyor

Anadolu’nun bağrında, tam olarak Sivas, Yıldızeli’nde 8 çocuklu bir ailenin 5. çocuğu olarak doğmuş Timur Seyfi Ölmez. İki yaşında geldiği Münih’te, lise yıllarında kurduğu `Noise Pollution‘ (gürültü kirliliği) adında bir rock grubunda solistlik yapmış. Fransızca-İngilizce simultane tercümanlık öğrenimi sırasında gittiği Paris’teki Cours Florent okulunda oyunculuk dersleri almış. Tercümanlık diplomasını ise aldığı gibi dolaba koyup oyunculuğa başlamış. Münih’te, Fassbinder’in Kerhaneci (Katzelmacher) oyununda yönetmen Hans Christian Müller tarafından keşfedilmiş. 95 yılında Müller’in `Kronstadt’a Hoşgeldiniz‘ filminde başrol oynayarak sinema dünyasına giriş yapmış.
Artık 22 yıllık oyuncu olan Tim Seyfi ile Münih’te Maxvorsadt semtinde komşu olduğumuz günlerde tanışmıştık. Karizmatik, pozitif, enerji doluydu ve oyunculuğa başlayalı bir iki yıl olmuştu. Tim Seyfi, hala karizmatik, pozitif ve enerji dolu ama artık sinema dünyasında çok sağlam bir yere sahip. 40’ı aşkın uzun metraj, biriyle en iyi erkek oyuncu ödülü aldığı kısa filmler ve diziler de dahil toplam yüzün üzerinde yapım var zulasında. Kusturica, Fatih Akın, Tony Gatlif gibi yönetmenlerle çalışmak da her oyuncunun harcı değil.
Türkçe ve Almanca’nın yanı sıra Fransızca, İngilizce ve İtalyanca da biliyor. Almanya dışında başta Fransa olmak üzere neredeyse tüm Avrupa yapımlarında kolaylıkla yer almasında bunun payı büyük. Sayısı her yıl artan başrolleri var. Bir de Hollywood’a göz kırptığı Amerikan dizileri… Kendi deyimiyle `İki sene sonra çok başka şeyler konuşuyor olabiliriz.‘ Ama önce buyrun bizim için keyifli bir hasret giderme de olan söyleşimiz. Umarım siz de keyifle okursunuz.

2016 senin için oldukça yoğun bir yıl oldu, 5’i başrol olmak üzere 9 projede yer aldın. Nasıl hissediyorsun? 22 yıl önce başladığın oyunculukta şu an geldiğin yeri hayal ediyor muydun?
Bu yıl çok çalıştım. Sorumluğumun yüksek olduğu rollerdi. Evet, şu anda hayalimi yaşıyorum, diyebilirim. Hayalim, ulusalararası çalışabilen bir oyuncu olmaktı. Farklı rollerde, yeni şeyler keşfedebileceğim işlerde olmak istiyordum. Ve ben bunu özellikle son 3-4 yıldır yaşıyorum. Son yıllarda 5-6 Fransız filminde oynadım; biriyle Cannes’a katıldım, Kanada’ya gittim. Amerikan dizisinde oynadım. Alman filmlerinde yer alıyorum. Çok farklı rollerde oynuyorum; komiser, katil, haham, imam… Şu anda her şey çok güzel. Bazen algılamakta zorlanıyorum. Yılda 30-40 senaryo geliyor, içime sinenleri seçme şansına sahibim ve bu bir ayrıcalık; herkese nasip olmadığının farkındaydım.

Buradaki Türkiye kökenli oyuncular göçmen rollerinde sıkışıp kaldıklarından şikayet ederler. Sende bu öyle görünmüyor. Hatta Alman yapımlarında Duvara Karşı ile başlayan bir Bavyeralı ağırlığın var sanki?
Evet, ilk Bavyeralı rolüm Duvara Karşı’daydı. Bir Türk’ün Bavyeralı olabileceğini yine bir Türk’ün (Fatih Akın) göstermesi gerekiyormuş. (gülüyor) Ondan sonra politikacısından, aşağı Bavyeralı polis memuruna kadar birçok Bavyeralı rolüm oldu. Ama açıkçası benim için karakterin nereli olduğunun bir önemi yok. Önemli olan karakterin enteresan olması. Zaten artık göçmen rolleri eskisi gibi sırf manavdan, dönerciden ibaret değil. Oyunculuğumun ilk yıllarında ben de bu tip rol teklifleri alıyordum. Ama beş dil bildiğimi, farklı roller de oynayabileceğimi hep hatırlattım. Son on beş yıldır oynadığım rollerin çoğu Alman.
Bu sene oynadığım roller arasında bir Fransız, bir Arap, Bavyeralı ve Yahudi kökenli bir Polonyalı var. Kara kaş kara göz tipine çok uymadığım ve isminden de hemen anlaşılmadığı için de belki. Çoğunlukla film bitince nereli olduğumu soruyorlar. Sürekli aynı tip roller oynamak zorunda kalsam sıkılır, oyunculuğu bırakırdım galiba.

Rollerini seçerken nelere dikkat ediyorsun?
Kendim izler miydim? Bu soruyu düşünerek karar veriyorum. Çok severek izlediğim bir Fransız dizisinden teklif alıp oynamıştım. Bu müthiş bir duygu… Yeni bir şeyler öğreneceğim, enteresan karakterler olmasına dikkat ediyorum. Arkasında duramayacağım rollerde olmak istemiyorum. İçime sinmeli.

En son vizyona giren filmin Çakallarla Dans’tan alınan sonuçtan memnun musun?
Evet, bir buçuk milyona yakın gişe yaptı. Ben orada nazi subayı benzeri bir karakteri canlandırdım. Murat Şeker’le daha önce de çalışmıştım. Onun ilk uzun metraj filmi, benim de ilk Türkiye yapımım olan `İki Süper Film Birden’le başlangıcı yaptık. Sonrasında Aşk Tutulması ve Çakallarla Dans 4.

Es war einmal in Deutschland (Bir Zamanlar Almanya’da) yeni çekildi. Moritz Bleibtreu’un da oyuncular arasında olduğu iddialı bir film. Biraz bahseder misin?
Evet, 10 Şubat’ta Berlinale galası var. Çekimleri yeni bitti sayılır. Sam Garbarski yönetiminde çekildi. Almanya’da savaş sonrası başka yerlere kaçmaya çalışan 3-5 Yahudi arkadaşın hikayesi. Gidebilmek için paraya ihtiyaçları var. Ben orada bir bohçacıyı oynuyorum. Tarihi bir film, güzel bir aşk hikayesi var. Trajikomedi.

Bir de Fransız rolleri oynacak kadar Fransız yapımlarının içindesin.
Evet, son yıllarda birçok Fransız yapımda bulundum. En son Toril adlı bir filmde yer aldım. Orada bir boğa güreşçisini oynuyorum. Çiftliğinde üç yüz elli boğası olan eski bir torero. Fransa’da vizyona yeni girdi, festival turunda. Sanırım Türkiye’de de vizyona girecek.

Amerikan dizilerinde de oynadın, ufukta Hollywood görünüyor mu?
Berlin Station diye bir dizide oynadım. Şu anda ayrı bir Amerikan dizisinden haber bekliyorum. Bizim işimizde bir telefonla hayat değişebiliyor. O dizi olursa üç aylığına Amerika’ya gideceğim. İki yıl sonra bambaşka şeyler konuşuyor olabiliriz. Benim tipimde oyunculara son yıllarda çok ihtiyaç var. İngiliz ve Amerikan yapımı filmlere Almanya ve Fransa’dan çağrılan çok oyuncu oldu. Her şey olabilir, neden olmasın?

Oldukça farklı yapımlar ve rollerde yer alan biri olarak şimdiye kadar kendinle en özdeşleştirdiğin rolün hangisi oldu?
Her rolde kendinden bir şeyler vardır ama adeta kendimi bulduğum karakter Komiser Pascha diyebilirim. Su Turhan’ın kitabını okuduğumda ona `bu kitabı benim fotoğrafıma bakarak mı yazdın?‘ diye sordum. Hem Türk, hem Bavyeralı. Camiye de gider, rakısını da içer. Karakterin tuttuğu takımlar bile benimkiyle aynı; FC Bayern ve Fenerbahçe…
O kadar ki, hayatımda ilk kez bir prodüksiyon şirketine `bu rolü istiyorum‘ diye bir mektup yazdım. Ajans aracılığıyla yollattım mektubu. Ajansım biraz tereddüt etti ama `Casting’e çağırsınlar, alırım rolü‘ dedim. 22 yılda ilk kez yaptım bunu. Yaklaşık 6 hafta sonra casting’e çağırdılar. Benden sonra da `rolün sahibini bulduk‘ diye bıraktılar. Sonrasında yapım şirketine hazırlık aşamasında danışmanlık yaptım. Çok şey kazandırdım onlara, çok memnunlar. İki bölüm çektik. Hayatımın en güzel rollerinden biri oldu. Kızkardeşim galaya geldiğinde „Abi iyiymiş yaa, hiç yorulmamışsındır; kendini oynamışsın.“ dedi.

Birçok oyuncunun birlikte çalışmak için can attığı Kusturica, Tony Gatlif, Fatih Akın gibi önemli yönetmenlerle çalıştın. Bir yapımında olmayı çok isterim dediğin bir yönetmen kaldı mı?
İskandinav filmlerini severim. Kuzey Avrupa filmlerini severim. Danimarkalı Anders Thomas Jensen’in çok titiz işleri var; Men & Chicken veya Adem’in Elmaları gibi. Fransız yönetmenleri severim. Türkiye’de Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz geliyor aklıma. Her ülkede var galiba birkaç yönetmen.
Şu da ilginç ama bana birkaç kez oldu; arkadaşlar arasında `şu yönetmenle çok çalışmak isterim‘ dedikten bir hafta sonra o yönetmenden teklif geldi. Kusturica ve Tony Gatlif’le öyle oldu. Geromino için ajanstan telefon geldiğinde şaka yaptığını sanmıştım. İçten ve beklentisiz istediğim zaman oluyor galiba.

Birçok uluslararası yapımda yer aldın; Almanya, Fransa, Türkiye… Ülkeler arasında yapımlardaki farklılıklar nelerdir?
Ülke diyemem ama her prodüksiyon farklıdır. Örneğin Türkiye’de Murat Şeker’le üç filmde bulundum, mükemmeldi. Türkiye’de başka setler de gördüm; senaryo eline çekim günü geçiyor, `hadi oyna‘ deniyor. Fakat Almanya ile ilgili bir gerçek var; planlamaları çok iyi. Aylar öncesinden çekim saatini biliyorsun. Tabii bu diğer taraftan esnek olamamak anlamına da gelebiliyor. Fransız yapımlarının güzel olan tarafı şu; oyunculuk çok ön planda. Mizansene iyi zaman ayırıyorlar. Almanya ise daha teknik. Aslında Fransa, Almanya ile Türkiye karışımı olduğu için ayrıca güzel bence. Ama profesyonel yapılan işlerde büyük farklılıklar olmuyor. Normalde bir günün masrafı 20 binden başlayıp 150 bine kadar çıkıyor. Dolayısıyla tüm ekip, oyuncular da dahil bunun bilincinde çalışıyor.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim, seni Sean Penn’e sadece biz benzetmiyoruzdur herhalde?
(gülüyor) Çok sevdiğim bir oyuncudur. Bir keresinde annem telefon etti, `Oğlum televizyonda filmin oynuyor.‘ dedi. Filmi bana anlatırken farketti ben olmadığını. Sean Penn’miş. Çok beğendiğim bir oyuncu olduğu için benzetmeleri kabul edebiliyorum. Oyunculuğu ve hayattaki duruşuyla hayran olunası biri.

Peki Tim Seyfi nasıl biri? Başarını destekleyen özelliklerin neler?
(gülüyor) Şanslı biri. Buna gerçekten inanıyorum. Tamam çok çalıştım, çabaladım ama yine de şans payı çok büyük. Kalabalık ailede büyümek insanı pozitif yapıyor galiba, bütün kardeşlerim de öyledir. Olumlu düşüncelerin insana döndüğüne inanıyorum. Hayatı seviyorum. O da beni seviyor.
Karamsar değilim ama hayalperest de değilim  Sahip olduğum güçlü özellikleri biliyorum. Eksik olanları geliştirmeye çalışıyorum. Çocuk gözüyle, merakla atılıyorum yeni işlere, büyük heyecan duyuyorum. Kararlarımı verirken içgüdülerimi dinlerim, şimdiye kadar beni hiç yanıltmadılar.

Oyunculuğa başlamadan önce hayatında büyük yeri olan müzik ve tiyatroya devam ediyor musun?
Rock grubumuzun olduğu günler güzeldi ama oyunculuğa başladıktan sonra müzikle pek uğraşamadım. Sadece sevdiklerimin özel günlerinde onlara şarkı yazıyorum. Tiyatroyu da son birkaç yıldır yoğunluktan devam ettiremiyorum. Yazmayı seviyorum, bir kitap projem oldu ama onu da ertelemek zorunda kaldım zamansızlıktan.

Son olarak genç oyuncu adaylarına tavsiyelerin nelerdir?
Çok istemek, çok çalışmak ama çok sevmek. Sürekli uğraşmak, kendini geliştirmek. Kendini geliştirebilmek için de önce kendini tanımak gerekiyor. Oyunculuğa tüm zamanını vermen gerekiyor. Bunu yapmazsan, meslek olmaz; hobi kalır.

HT-TimSeyfi_web
Tim Seyfi, Hamide Türker

Copy link
Powered by Social Snap