Meral’in Kitap Bahçesi: “En iyisini sonraya saklamayın. Yarının ne getireceğini bilemezsiniz…”

67

Yine oldukça zor bir dönemden geçtik. Yaşadığımız deprem, kayıplar ve bazı sosyal sorumluluklar nedeniyle yazıma uzun bir ara verdim.  Sabır mı dilemeli, güç mü en çok, bilemedim. Özellikle soğuk günler ve gecelerde zor durumda kalan, çadırlarda yaşamak zorunda kalan insanlar için ülkenin hatta dünyanın birçok yerinden destek ve yardımlar yağmaya devam ediyor. Birlik olmanın, empati kurabilmenin, vicdanlı olmanın önemi böyle zamanlarda daha çok ortaya çıkıyor.

Bu bağlamda, başta İzmir Gönüllüleri arkadaşlarım olmak üzere, İzmir ilçelerinden ve yurdun dört bir yanından gelen destek ekiplerine ve her anlamda desteğini esirgemeyen herkese kendi adıma sonsuz şükranlarımı sunmak istiyorum.

Bu hafta yine birbirinden değerli üç yazardan ve daima beğenilerek okunan hatta her dönem çok satanlar arasında bulunabilen üç kitaptan bahsedeceğim. 

SEMERKANT -Amin Maalouf

Tarihi bir hikaye ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Melikşah gibi önemli tarihi karakterler ile Semerkant sokaklarında gezineceğiniz çok keyifli bir roman Amin Maalouf’un Semerkant’ı.
Tarihe, tarihi kişiliklere hatta İran tarihine merakınız varsa bir solukta okuyacağınızı düşünüyorum.

En önemli kahramanlarımız, önemli bir bilim insanı olan Ömer Hayyam, Selçuklu Sultanı Melikşah, Selçuklu Veziri Nizamülmülk ve onun en büyük yardımcısı Hasan Sabbah.

Kitaptan bir bölüm;
Ömer Hayyam’ın 1873 yılında dünyada yeniden popülaritesi artmaya başlamıştır. Hasan Sabbah’la birlikte ortadan kaybolan Rubaiyat’ın kopyaları da tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır. Hayyam’a olan hayranlıkları nedeniyle Lesage çifti yeni doğan oğulları Benjamin’e ikinci bir isim olarak Omar ( Ömer’in İngilizce yazımı) adını koymuşlardır. Benjamin 15 yaşına gelince, kendi ismini taşıdığı Hayyam’ı merak ederek onu araştırmaya ve Farsça öğrenmeye başlamıştır. Daha sonra Hayyam’ın zamanında ve kendi çağında insanları o denli çok etkileyen ‘Rubaiyat’ın peşine düşmüştür. Önce İstanbul’a gitmiş ve oradan da İran’a geçmiştir.  Bu sırada İran Şahı’nın torunu Şirin’le tanışmış ve ona aşık olmuştur. Benjamin, İran’da birçok macera yaşayarak 1910’larda İran’daki modernleşme hareketlerine katılmıştır. Sonunda Benjamin Şirin’le birlikte Semerkant elyazmasına ulaşarak Amerika’ya gitmek üzere İran’dan ayrılmıştır. Bunun için önce İngiltere’ye gitmişler ve oradan da Titanic gemisine binerek Amerika’ya doğru denize açılmışlardır. Ne yazık ki, yaklaşık bin yıl önce kaybolup o anda yeniden ortaya çıkan ‘Rubaiyat’ Titanic’in batmasıyla sonsuzluğa karışmıştır. Benjamin ve Şirin kurtularak başka bir gemiyle Newyork’a ulaşmışlardır. Limandaki karışıklıkta tıpkı ‘Rubaiyat’ gibi Şirin de sonsuza dek kaybolmuştur…

PİEDRA IRMAĞI’NIN KIYISINDA OTURDUM AĞLADIM -Paulo Coelho

Gençlik aşkınızı hatırlar mısınız? Unutmak zordur. Adı üstünde, Aşk! Anormal duygular bütünü.

Kendini dine adamış bir erkek, ve yıllar önce ona aşık bir kadın. On bir yıl sonra tekrar karşılaşırlar. O aşkın büyüsüne yeniden kapılırlar. Fakat erkek kararsızdır. Yıllar önce aşık olduğu çocukluk aşkı ile Tanrı’ya ve onun yarattıklarına duyduğu sonsuz bağlılık arasında kalmıştır.
Kitap, duyulan iç huzura ve insanları iyileştiren mucizevi güce yani aslında bir çoğumuz için çok hassas birçok ince noktaya değiniyor…

Kitaptan bir bölüm;
Sevmek tehlikelidir.

Biliyorum bunu. Daha önce birini sevdim. Sevmek, uyuşturucu almak gibidir. Başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. Ertesi gün daha fazlasını istersin. Henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliği sürdürebileceğini sanırsın. Sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonraki üç saat boyunca unutursun.

Ama, yavaş yavaş varlığına alışır, ona bütünüyle bağımlı hale gelirsin. Böylece, onu üç saat düşünüp iki dakika unutmaya başlarsın. Yakınında değilse, bağımlıların uyuşturucu bulamadıkları zaman hissettikleri şeyi hissedersin. Uyuşturucu bağımlılarının, gerek duydukları şeyi bulamadıkları zaman hırsızlık yaptıkları, kendilerini aşağıladıkları gibi, aşk için her şeyi yapmaya sen de hazırsındır…

SİDDHARTHA -Hermann Hesse

Hindistan’da yaşadığı tahmin edilen, Budizm’in kurucusu olan, ruhani öğretmen Gotama Buda’nın hayatını konu alan Siddhartha, Hermann Hesse’nin en çok satan kitabıdır dersem sanırım yanlış olmaz. 

Siddharta ailesinin ona verdiği isimmiş. Bu da Sanskrikçe’de ‘uyanmış kişi’, Siddharta ise ‘aydınlanmış kişi’ demekmiş.
Tüm dünyanın kendisini Buda olarak kabul ettiği bu bilge kişi, gerçek bilgiye ulaşmak için, sarayını, ailesini hatta gençliğini geride bırakıp ormana çekilir. Uzun bir süre gezgin bir dilenci olarak geçimini sağlar. Buddha ile karşılaşır ve ondan Budizm’in felsefi derinliğini  öğrenir. Bir gün bir ırmağın kıyısında, çok küçük paralar karşılığında kayıkçılık yapan Vasudeva ile tanışır ve onun yanına yerleşir. Vasudeva da kendisine aydınlanma ve gerçek bilgiye ulaşma konusunda rehberlik edecektir.
Bu arada Vasudeva da ‘ırmak Tanrısı’ demekmiş.
“Dıştan gelen buyrukların değil, yalnızca içten gelen sesin dediğini yapmak, iyi olan bu, yapılması zorunlu olan buydu, başka şey değil.”
Kendi iç dünyanızı sorgulatacak türden, bilgi dolu, bilgelik kokan bence muhteşem bir eser.
Beğenerek okuyacağına inanıyorum.

Sağlıklı, vicdanlı, iyi kalın…
Meral Türkdoğan

Main Image by BenKerckx/Pixabay

Leave A Reply