“Hayat hızlı akan bir nehirdir. Altın gibi parıltıları akıp gider, sonunda bize sadece kum kalır….”
Üç yazar, üç roman, üç dünya. Öyle ya, her roman ayrı bir dünyaya sürükler bizi. Kimi heyecan yüklü, kimi hazin, kimi duygu yüklü, kimi korku dolu. Satırların arasında kendimizi kaybederken meraklı gözlerle izliyoruz adeta her birinin hikâyesini. Bu hafta kahramanlarımızın hikâyeleri yine merak uyandıran türden.
KELEBEK ADASI -Sarah Jio
Bazen içinde olduğumuz bir sıkıntıdan sıyrılamadığımızı düşünüp daha bi’dert ederiz ya. Başımıza daha büyük felaketlerin de gelebileceği ihtimali hiç aklımıza gelmez oysa. Kelebek Adası sizi saracak, sürükleyici bir roman. Kendinizi aynı okyanusta hissedecek, kurtulmak için nefes nefese kalacaksınız.
Kitaptan alıntı: “Keşke uzun zaman önce öğrenseydim dediğim bir şey var. O kadar kalın kafalıyım ki anlamam yetmiş yılımı aldı.” Gülümsedi. Sonra bana baktı. “Olay şu,” dedi. “İstenildiği gibi olan ya da olmayan şeylere üzülmekle o kadar zaman harcıyoruz ki treni kaçırıyoruz. Hayat kendi yolunu bulur ve her şey olacağına varır. Sadece yaşa ve bırak olsun gitsin.”
SON VAGON -Angeles Donate
Dünyanın her yerinde bu böyle midir? Birileri iyi bir şeyler yapmaya çalışırken hep başkalarına karşı mücadele mi verir? Neden? Gösterişli bir fotoğraf için kirli görünen kareden çıkar. Her fakir kendi çöplüğünde yaşar. Başka hiçbir yere sığmaz, yakışmaz. Mücadele vermiş, eğitim almak istemiş, bir şeyler öğrenmek, insan gibi yaşamak istemiş kimin umurunda. Görüntü kirliliğidir… Yetişkinlere gönüllü olarak okuma yazma öğreten gazeteci-yazar Angeles Donate aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarında da yönetici olarak görev almış. Türkçe’ye çevrilen ilk romanı Son Vagon İspanya’da çok satan romanların en başında geliyor. Angeles Donate aslında sadece Meksika’nın değil dünyanın her tarafındaki eğitim sorununu ele alan muhteşem bir eser çıkarmış ortaya.
Arka Kapaktan: “Meksika Hükûmeti tarafından demiryolu işçilerinin, göçebe ailelerin ve ücra bölgelerdeki çocukların gidebilmesi için kurulan vagon okullar; modernleşmeye bir köstek olarak görülür ve bir anda siyasi çıkarların odağı hâline gelir. Bakanlıktan müfettişin önüne gelen vagon okulların kapatılma dosyası, müfettişin dosyalarının arasından düşen siyah beyaz bir fotoğrafla; çocukluğun, eğitimin, fakirliğin, ilk aşkların ve düşlerin yeniden yaşandığı ve sorgulandığı bir davaya dönüşür. Hugo Valenzuela; tahta banklar ve kara bir tahtadan oluşan vagon okulu sınıfında, hiçliğin ortasında mücadelesini hiç yitirmeyen ihtiyar öğretmen Don Ernesto ve öğrencilerinin geleceği hakkında en kritik kararı almaya hazırlanırken, kendi geçmişinin muhasebesini de yapacaktır.”
MECBURİYET -Stefan Zweig
I. Dünya Savaşı başlarında gönüllü olarak orduya katılan Zweig, gazeteci ve yazar olarak ilk başlarda savaşı destekler. Fakat Galiçya’ya gidip orada cephede yaşadıklarından sonra savaşın anlamsızlığını kavrar. Hatta Babil Kulesi ve Zorlama bu dönemde savaş karşıtı yazılarındandır. Mecburiyet isimli çalışması da yine savaş teması üzerine kurulmuş. Savaş karşıtı olan Ferdinand ve eşi savaşmak istemediği için ülkesini terk eder. Psikolojik baskılara dayanamayan Ferdinand İsviçre’de aradığı huzuru bulduğunu zanneder ama içten içe ülkesine duyduğu aidiyet duygusu onu huzursuz eder. Cepheye katılmasını istemeyen çok sevdiği karısını üzmek istemez ama ülkesi ve karısı arasında bir seçim yapması gerekir… Stefan Zweig’dan, alıştığımız akıcı üslubu ile bir çırpıda okuyup bitireceğiniz güzel bir hikâye.
Zaman zaman kararsız kaldığımız ve seçim yapmak zorunda olduğumuz anlar yaşarız. Verilen karar gibi sonuçları da yaşam payımıza düşer. Pişmanlıklar yaşatmayan tercihler yapmanız dileğiyle.
Für Montag, 28. September, haben die Gewerkschaften verdi und GEW die Tarifbeschäftigten der Landeshauptstadt München zu einem ganztägigen Warnstreik an den städtischen Kitas aufgerufen. Es ist daher möglich, dass Kitas ganz geschlossen bleiben oder nur teilweise geöffnet haben. Weil spontan gestreikt werden kann, liegen dem Referat für Bildung und Sport vorab keine Erkenntnisse vor, in welchem Ausmaß die städtischen Kindertageseinrichtungen bestreikt werden.
Den Eltern wird deshalb dringend empfohlen, direkt bei der jeweiligen Kita-Leitung nachzufragen, ob die Einrichtung voraussichtlich normal geöffnet sein wird, ein Teilbetrieb möglich ist oder ob die Einrichtung komplett geschlossen wird.
Die Besuchsgebühren und das Verpflegungsgeld für ausgefallene Betreuungstage werden den Eltern automatisch erstattet.
Am Montag, 28. September, entfallen aufgrund des Streiks auch alle Vorkurse Deutsch 240 sowie alle weiteren Kursangebote in den Kindertageseinrichtungen.
In den Schulen und Kitas der Landeshauptstadt München gilt aktuell die sog. „gelbe Phase“, obwohl der Inzidenzwert zwischenzeitlich über 50 Infizierte je 100.000 Einwohner gestiegen war. Die Landeshauptstadt München hat jedoch den vom Freistaat zugestandenen Handlungsspielraum genutzt und festgelegt, dass an allen Münchner Schulen und Kindertageseinrichtungen zunächst weiterhin die Stufe 2 („gelbe Phase“) gemäß aktuellem Rahmenhygieneplan gilt und die weitere Entwicklung abgewartet wird. Mittlerweile liegt die 7-Tages-Indizenz wieder deutlich unterhalb von 50.
Stadtschulrätin Beatrix Zurek: „Es gibt keinen Automatismus, bei einem Inzidenzwert von 50 die Stufe 3 – Phase rot auszurufen. Diesen Handlungsspielraum hat der Freistaat den Kommunen explizit eingeräumt. Die Stadt München bemüht sich sehr, die Interessen von Eltern, Kindern und Beschäftigten abzuwägen und mit dem Infektionsschutz in Einklang zu bringen. Was die Kolleginnen und Kollegen in den Münchner Kitas in den vergangenen, sehr schwierigen Monaten geleistet haben, war hervorragend. Dafür bedanke ich mich herzlich. Aber auch die Eltern waren in einer außergewöhnlichen Weise belastet.“
Die Stadt betreibt 48 städtische Kinderkrippen, 164 Kindergärten, 116 Horte, 123 Häuser für Kinder, 42 Tagesheime und 2 Heilpädagogische Tagesstätten mit insgesamt rund 36.500 Plätzen.
Münih’te Oktoberfest, 40 yıl önce bugün kanlı bir saldırıyla tarihinin en karanlık gününü yaşamıştı. Bugün, yağmurlu ve soğuk bir sonbahar gününde, Oktoberfest suikastı hatırlandı ve dokümantasyonu topluma açıldı.
26 Eylül 1980 yılında 21 yaşındaki aşırı sağcı Gundolf Köhler’in festivalin ana giriş kapısındaki bir çöp kutusuna bıraktığı askeri patlayıcının infilak etmesiyle suikastçi dahil 13 kişi hayatını kaybetmiş, 213 kişi yaralanmıştı. O zamanlar aşırı sağcı nefret suçu olarak değerlendirilmemiş olan suikast, 40 yıl sonra 2020’nin temmuz ayında bu kategoriye alındı.
Bugün, korona tedbirleri nedeniyle bu yıl yapılamayan festivalin giriş bölümünde, suikast hatırlandı ve Oktoberfest Suikastı Dokümantasyonu topluma açıldı. Açılışta, Federal Devlet Başkanı Frank-Walter Steinmeier, Bavyera Eyalet Başkanı Markus Söder, Münih Belediye Başkanı Dieter Reiter ve DGB’den (Almanya Sendikalar Konfederasyonu) Pia Berndt ile saldırıdan yaralı/sağ olarak kurtulanlar ve kurban yakınları da birer konuşma yaptı.
Belediye Başkanı Reiter, Cumhurbaşkanı Steinmeier, Başbakan Söder ve Belediye Başkanı Reiter yaptıkları konuşmalarda, Münih tarihinin en karanlık günlerinden biri olan 40 yıl önce bu noktada aşırı sağ eğilimli suikastçının gerçekleştirdiği kanlı girişimin bir örnek olarak günümüzde demokratik yaşamı tehdit eden aşırı sağ tehlikesi varlığına da dikkat çektiler.
Oktoberfest alanında girişi ücretsiz olan sergi, günün her saatinde gezilebilir. Sergi içeriği ve programına dijital ortamda dokumantation-oktoberfestattentat.de adresinden ulaşılabilir.
Orhan Tinengin Fotos: Landeshauptstadt München / Kulturreferat
Münihli oyuncu Tim Seyfi ile 2016 yılında yaptığımız ve 65 numaralı PiYASA dergimizin kapak konusu olan bu söyleşiyi haftanın #tbt’si olarak tekrar paylaşıyoruz. Başarılı oyuncunun son yıllarda yaptığı çalışmalar söyleşide haliyle yer almıyor olsa da, bu noktada Netflix’te 2. sezonu yayınlanan Atiye dizisinin Serdar’ı rolünde izleyebileceğinizi hatırlatalım.
“Hayatı seviyorum, o da beni seviyor“
Anadolu’nun bağrında, tam olarak Sivas, Yıldızeli’nde 8 çocuklu bir ailenin 5. çocuğu olarak doğmuş Timur Seyfi Ölmez. İki yaşında geldiği Münih’te, lise yıllarında kurduğu `Noise Pollution’ (gürültü kirliliği) adında bir rock grubunda solistlik yapmış. Fransızca-İngilizce simultane tercümanlık öğrenimi sırasında gittiği Paris’teki Cours Florent okulunda oyunculuk dersleri almış. Tercümanlık diplomasını ise aldığı gibi dolaba koyup oyunculuğa başlamış. Münih’te, Fassbinder’in Kerhaneci (Katzelmacher) oyununda yönetmen Hans Christian Müller tarafından keşfedilmiş. 95 yılında Müller’in `Kronstadt’a Hoşgeldiniz’ filminde başrol oynayarak sinema dünyasına giriş yapmış. Artık 22 yıllık oyuncu olan Tim Seyfi ile Münih’te Maxvorsadt semtinde komşu olduğumuz günlerde tanışmıştık. Karizmatik, pozitif, enerji doluydu ve oyunculuğa başlayalı bir iki yıl olmuştu. Tim Seyfi, hala karizmatik, pozitif ve enerji dolu ama artık sinema dünyasında çok sağlam bir yere sahip. 40’ı aşkın uzun metraj, biriyle en iyi erkek oyuncu ödülü aldığı kısa filmler ve diziler de dahil toplam yüzün üzerinde yapım var zulasında. Kusturica, Fatih Akın, Tony Gatlif gibi yönetmenlerle çalışmak da her oyuncunun harcı değil. Türkçe ve Almanca’nın yanı sıra Fransızca, İngilizce ve İtalyanca da biliyor. Almanya dışında başta Fransa olmak üzere neredeyse tüm Avrupa yapımlarında kolaylıkla yer almasında bunun payı büyük. Sayısı her yıl artan başrolleri var. Bir de Hollywood’a göz kırptığı Amerikan dizileri… Kendi deyimiyle `İki sene sonra çok başka şeyler konuşuyor olabiliriz.’ Ama önce buyrun bizim için keyifli bir hasret giderme de olan söyleşimiz. Umarım siz de keyifle okursunuz.
2016 senin için oldukça yoğun bir yıl oldu, 5’i başrol olmak üzere 9 projede yer aldın. Nasıl hissediyorsun? 22 yıl önce başladığın oyunculukta şu an geldiğin yeri hayal ediyor muydun? Bu yıl çok çalıştım. Sorumluğumun yüksek olduğu rollerdi. Evet, şu anda hayalimi yaşıyorum, diyebilirim. Hayalim, ulusalararası çalışabilen bir oyuncu olmaktı. Farklı rollerde, yeni şeyler keşfedebileceğim işlerde olmak istiyordum. Ve ben bunu özellikle son 3-4 yıldır yaşıyorum. Son yıllarda 5-6 Fransız filminde oynadım; biriyle Cannes’a katıldım, Kanada’ya gittim. Amerikan dizisinde oynadım. Alman filmlerinde yer alıyorum. Çok farklı rollerde oynuyorum; komiser, katil, haham, imam… Şu anda her şey çok güzel. Bazen algılamakta zorlanıyorum. Yılda 30-40 senaryo geliyor, içime sinenleri seçme şansına sahibim ve bu bir ayrıcalık; herkese nasip olmadığının farkındaydım.
Buradaki Türkiye kökenli oyuncular göçmen rollerinde sıkışıp kaldıklarından şikayet ederler. Sende bu öyle görünmüyor. Hatta Alman yapımlarında Duvara Karşı ile başlayan bir Bavyeralı ağırlığın var sanki? Evet, ilk Bavyeralı rolüm Duvara Karşı’daydı. Bir Türk’ün Bavyeralı olabileceğini yine bir Türk’ün (Fatih Akın) göstermesi gerekiyormuş. (gülüyor) Ondan sonra politikacısından, aşağı Bavyeralı polis memuruna kadar birçok Bavyeralı rolüm oldu. Ama açıkçası benim için karakterin nereli olduğunun bir önemi yok. Önemli olan karakterin enteresan olması. Zaten artık göçmen rolleri eskisi gibi sırf manavdan, dönerciden ibaret değil. Oyunculuğumun ilk yıllarında ben de bu tip rol teklifleri alıyordum. Ama beş dil bildiğimi, farklı roller de oynayabileceğimi hep hatırlattım. Son on beş yıldır oynadığım rollerin çoğu Alman. Bu sene oynadığım roller arasında bir Fransız, bir Arap, Bavyeralı ve Yahudi kökenli bir Polonyalı var. Kara kaş kara göz tipine çok uymadığım ve isminden de hemen anlaşılmadığı için de belki. Çoğunlukla film bitince nereli olduğumu soruyorlar. Sürekli aynı tip roller oynamak zorunda kalsam sıkılır, oyunculuğu bırakırdım galiba.
Rollerini seçerken nelere dikkat ediyorsun? Kendim izler miydim? Bu soruyu düşünerek karar veriyorum. Çok severek izlediğim bir Fransız dizisinden teklif alıp oynamıştım. Bu müthiş bir duygu… Yeni bir şeyler öğreneceğim, enteresan karakterler olmasına dikkat ediyorum. Arkasında duramayacağım rollerde olmak istemiyorum. İçime sinmeli.
En son vizyona giren filmin Çakallarla Dans’tan alınan sonuçtan memnun musun? Evet, bir buçuk milyona yakın gişe yaptı. Ben orada nazi subayı benzeri bir karakteri canlandırdım. Murat Şeker’le daha önce de çalışmıştım. Onun ilk uzun metraj filmi, benim de ilk Türkiye yapımım olan `İki Süper Film Birden’le başlangıcı yaptık. Sonrasında Aşk Tutulması ve Çakallarla Dans 4.
Es war einmal in Deutschland (Bir Zamanlar Almanya’da) yeni çekildi. Moritz Bleibtreu’un da oyuncular arasında olduğu iddialı bir film. Biraz bahseder misin? Evet, 10 Şubat’ta Berlinale galası var. Çekimleri yeni bitti sayılır. Sam Garbarski yönetiminde çekildi. Almanya’da savaş sonrası başka yerlere kaçmaya çalışan 3-5 Yahudi arkadaşın hikayesi. Gidebilmek için paraya ihtiyaçları var. Ben orada bir bohçacıyı oynuyorum. Tarihi bir film, güzel bir aşk hikayesi var. Trajikomedi.
Bir de Fransız rolleri oynacak kadar Fransız yapımlarının içindesin. Evet, son yıllarda birçok Fransız yapımda bulundum. En son Toril adlı bir filmde yer aldım. Orada bir boğa güreşçisini oynuyorum. Çiftliğinde üç yüz elli boğası olan eski bir torero. Fransa’da vizyona yeni girdi, festival turunda. Sanırım Türkiye’de de vizyona girecek.
Amerikan dizilerinde de oynadın, ufukta Hollywood görünüyor mu? Berlin Station diye bir dizide oynadım. Şu anda ayrı bir Amerikan dizisinden haber bekliyorum. Bizim işimizde bir telefonla hayat değişebiliyor. O dizi olursa üç aylığına Amerika’ya gideceğim. İki yıl sonra bambaşka şeyler konuşuyor olabiliriz. Benim tipimde oyunculara son yıllarda çok ihtiyaç var. İngiliz ve Amerikan yapımı filmlere Almanya ve Fransa’dan çağrılan çok oyuncu oldu. Her şey olabilir, neden olmasın?
Oldukça farklı yapımlar ve rollerde yer alan biri olarak şimdiye kadar kendinle en özdeşleştirdiğin rolün hangisi oldu? Her rolde kendinden bir şeyler vardır ama adeta kendimi bulduğum karakter Komiser Pascha diyebilirim. Su Turhan’ın kitabını okuduğumda ona `bu kitabı benim fotoğrafıma bakarak mı yazdın?’ diye sordum. Hem Türk, hem Bavyeralı. Camiye de gider, rakısını da içer. Karakterin tuttuğu takımlar bile benimkiyle aynı; FC Bayern ve Fenerbahçe… O kadar ki, hayatımda ilk kez bir prodüksiyon şirketine `bu rolü istiyorum’ diye bir mektup yazdım. Ajans aracılığıyla yollattım mektubu. Ajansım biraz tereddüt etti ama `Casting’e çağırsınlar, alırım rolü’ dedim. 22 yılda ilk kez yaptım bunu. Yaklaşık 6 hafta sonra casting’e çağırdılar. Benden sonra da `rolün sahibini bulduk’ diye bıraktılar. Sonrasında yapım şirketine hazırlık aşamasında danışmanlık yaptım. Çok şey kazandırdım onlara, çok memnunlar. İki bölüm çektik. Hayatımın en güzel rollerinden biri oldu. Kızkardeşim galaya geldiğinde “Abi iyiymiş yaa, hiç yorulmamışsındır; kendini oynamışsın.” dedi.
Birçok oyuncunun birlikte çalışmak için can attığı Kusturica, Tony Gatlif, Fatih Akın gibi önemli yönetmenlerle çalıştın. Bir yapımında olmayı çok isterim dediğin bir yönetmen kaldı mı? İskandinav filmlerini severim. Kuzey Avrupa filmlerini severim. Danimarkalı Anders Thomas Jensen’in çok titiz işleri var; Men & Chicken veya Adem’in Elmaları gibi. Fransız yönetmenleri severim. Türkiye’de Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz geliyor aklıma. Her ülkede var galiba birkaç yönetmen. Şu da ilginç ama bana birkaç kez oldu; arkadaşlar arasında `şu yönetmenle çok çalışmak isterim’ dedikten bir hafta sonra o yönetmenden teklif geldi. Kusturica ve Tony Gatlif’le öyle oldu. Geromino için ajanstan telefon geldiğinde şaka yaptığını sanmıştım. İçten ve beklentisiz istediğim zaman oluyor galiba.
Birçok uluslararası yapımda yer aldın; Almanya, Fransa, Türkiye… Ülkeler arasında yapımlardaki farklılıklar nelerdir? Ülke diyemem ama her prodüksiyon farklıdır. Örneğin Türkiye’de Murat Şeker’le üç filmde bulundum, mükemmeldi. Türkiye’de başka setler de gördüm; senaryo eline çekim günü geçiyor, `hadi oyna’ deniyor. Fakat Almanya ile ilgili bir gerçek var; planlamaları çok iyi. Aylar öncesinden çekim saatini biliyorsun. Tabii bu diğer taraftan esnek olamamak anlamına da gelebiliyor. Fransız yapımlarının güzel olan tarafı şu; oyunculuk çok ön planda. Mizansene iyi zaman ayırıyorlar. Almanya ise daha teknik. Aslında Fransa, Almanya ile Türkiye karışımı olduğu için ayrıca güzel bence. Ama profesyonel yapılan işlerde büyük farklılıklar olmuyor. Normalde bir günün masrafı 20 binden başlayıp 150 bine kadar çıkıyor. Dolayısıyla tüm ekip, oyuncular da dahil bunun bilincinde çalışıyor.
Bu arada söylemeden edemeyeceğim, seni Sean Penn’e sadece biz benzetmiyoruzdur herhalde? (gülüyor) Çok sevdiğim bir oyuncudur. Bir keresinde annem telefon etti, `Oğlum televizyonda filmin oynuyor.’ dedi. Filmi bana anlatırken farketti ben olmadığını. Sean Penn’miş. Çok beğendiğim bir oyuncu olduğu için benzetmeleri kabul edebiliyorum. Oyunculuğu ve hayattaki duruşuyla hayran olunası biri.
Peki Tim Seyfi nasıl biri? Başarını destekleyen özelliklerin neler? (gülüyor) Şanslı biri. Buna gerçekten inanıyorum. Tamam çok çalıştım, çabaladım ama yine de şans payı çok büyük. Kalabalık ailede büyümek insanı pozitif yapıyor galiba, bütün kardeşlerim de öyledir. Olumlu düşüncelerin insana döndüğüne inanıyorum. Hayatı seviyorum. O da beni seviyor. Karamsar değilim ama hayalperest de değilim Sahip olduğum güçlü özellikleri biliyorum. Eksik olanları geliştirmeye çalışıyorum. Çocuk gözüyle, merakla atılıyorum yeni işlere, büyük heyecan duyuyorum. Kararlarımı verirken içgüdülerimi dinlerim, şimdiye kadar beni hiç yanıltmadılar.
Tim Seyfi, Hamide Türker
Oyunculuğa başlamadan önce hayatında büyük yeri olan müzik ve tiyatroya devam ediyor musun? Rock grubumuzun olduğu günler güzeldi ama oyunculuğa başladıktan sonra müzikle pek uğraşamadım. Sadece sevdiklerimin özel günlerinde onlara şarkı yazıyorum. Tiyatroyu da son birkaç yıldır yoğunluktan devam ettiremiyorum. Yazmayı seviyorum, bir kitap projem oldu ama onu da ertelemek zorunda kaldım zamansızlıktan.
Son olarak genç oyuncu adaylarına tavsiyelerin nelerdir? Çok istemek, çok çalışmak ama çok sevmek. Sürekli uğraşmak, kendini geliştirmek. Kendini geliştirebilmek için de önce kendini tanımak gerekiyor. Oyunculuğa tüm zamanını vermen gerekiyor. Bunu yapmazsan, meslek olmaz; hobi kalır.
Almanya’da NSU (Nasyonal Sosyalist Yeraltı) cinayetleri serisinin ilk kurbanı olan Enver Şimşek’in adı, ölümünün 20. yılında Jena’da bir meydana verildi.
NSU’nun üç üyesinin de doğup büyüdüğü yer olan Jena şehrinin Winzerla semtindeki tramvay durağı ile süpermarket arasındaki alana Enver Şimşek’in adının verilmesi, mahalle sakinlerinin oylaması sonucu gelişti. Meydana, Enver Şimşek adının verilmesinin yanı sıra, bir de üzerinde ‘insan onuru dokunulmazdır’ ifadesi yer alan bir anı plaketi konuldu.
‘Enver Şimşek’in şerefli anısını temsil ediyor
Müzik programı ile başlayan açılış töreninde birer konuşma yapan Başbakan Bodo ile Belediye Başkanı Nitzsche, Enver Şimşek’in adının verildiği meydanın, Enver Şimşek’in şerefli anısını temsil ettiğini vurguladılar. Başbakan ve Belediye Başkanı “Thüringen ve Jena özel sorumluluklarını kabul ediyor. Köken, din, ten rengi Thüringen’de rol oynamalıdır. Kurbanlara, Jena şehir merkezinde kalıcı bir yer sağlamak bizim vazifemizdir.” şeklinde konuştular.
“Yabancı düşmanlığına karşı kararlı ve güçlü bir mesaj”
Nürnberg Başkonsolosu Serdar Deniz de, Enver Şimşek’i Nürnberg’de, ölümünün 20. yılında andıklarını belirterek başladığı konuşmasında şunları söyledi: “NSU kurbanı kardeşimiz ve vatandaşımız Enver Şimşek, 9 Eylül 2000 tarihinde Nürnberg’de çiçek satarken aracının içinde hunharca katledilmiştir. Bu cinayet ancak 11 yıl sonra NSU adı verilen aşırı sağcı bir terör örgütünün cinayetler serisinin ilk katliamı olarak kayıtlara geçmiştir. Kuzey Bavyera ile birlikte görev bölgemi teşkil eden Thüringen Eyaleti’nde NSU kurbanı vatandaşımızın isminin bir meydana verilmesinin, aşırı sağ ve yabancı düşmanlığına karşı kararlı ve güçlü bir mesaj teşkil ettiğini düşünüyoruz. Bu vesileyle, başta Jena kentinin değerli sakinleri olmak üzere, bu anlamlı fikrin ortaya atılmasında ve bilahare hayata geçirilmesinde emeği geçen Thüringen Eyaleti’ndeki resmi ve özel bütün kurum ve yetkililere teşekkür ediyoruz.
Alman Şansölyesi Sayın Merkel’in de haklı olarak vurguladığı gibi, ırkçılık bir zehirdir. Bu zehrin kangren olmadan toplumun bünyesinden atılması ise, topyekün ve sürekli bir çaba gösterilmesini zorunlu kılmaktadır. Sadece, her cinayetten sonra faillerin yakalanmasına yönelik çabalar ve hayatını kaybedenlere taziyede bulunulması sorunu ortadan kaldırmamaktadır. Irkçılığı ve yabancı düşmanlığını yaratan ve besleyen iklimi köklü biçimde değiştirmedikçe, bu saldırıların da sonunun gelmesi hayalden ibarettir.
Bu noktada, başta Alman hükümeti ve Alman toplumunun ırkçılığa karşı olduğuna inandığımız büyük çoğunluğunun bu iklimi sorgulamasını ve yeni bir birleştirici, kapsayıcı atmosferin Almanya’ya hakim olması için gayretlerini yoğunlaştırmasını ümid ediyoruz.
Yarım asrı aşkın zamandan bu yana bu ülkede yaşayan Türklerin artık göçmen değil, Almanya’nın asli unsuru olduklarının ve ‘öteki’ olarak nitelendirilmeyi hak etmediklerinin Alman dostlarımız tarafından idrak edilmesi ve içselleştirilmesinin zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir.”
Münih Anakent Belediye Başkanı Dieter Reiter koronavirüs yayılma eğiliminin artması dolayısıyla karalaştırılan yeni kısıtlamaları açıkladı.
Münih’te son 7 günde korona vakalarının 100 binde 50 sınırını aşması üzerine kararlaştırılan kısıtlamalar, önümüzdeki perşembe gününden itibaren (24.09.2020) şimdilik bir hafta sürecek.
Geçtiğimiz hafta sonu Münih’te büyük insan topluluğunun katılımı ile şehrin merkez noktalarında maske takma ve sosyal mesafe kurallarına uyulmadan gerçekleşen etkinlikler sonucu virüs yayılma hızını arttırdığı gerekçesiyle kentin merkez bölümleri ve trafiğe kapalı caddelerinde (Marienplatz, Karlplatz, Odeonsplatz, Schützenstrasse, Sendlinger-Tor-Platz, Viktualienmarkt) genel maske takma zorunluluğu kararlaştırıldı.
Kısıtlamalar, özel ve topluma ait mekanlarda olduğu kadar gastronomi işletmelerinde de geçerli olacak. Her türlü ortamda aynı hanede ikamet edenler, eşler, kardeşler, hayat arkadaşları ve birinci dereceden akrabalar sadece bir diğer handen kişilerle veya en fazla beş kişilik gruplar bir arada olabilecek.
Düğün, doğum günü, cenaze, dernek veya siyasi parti toplantıları gibi umuma mahsus olmayan etkinliklerde katılım kapalı mekanlarda 25 ve açık mekanlarda 50 kişinin katılımıyla sınırlı kalacak. Etkinliği düzenleyen sorumlunun da hijyen ve virüsten korunma kurallarına uyulduğunu talep edildiğinde kanıtlaması gerekecek.
Belediye Başkanı Dieter Reiter konuyla ilgili çağrısında, “Son günler maalesef insanların dikkatinin azaldığını ve korona salgını tehlikesinin hafife alındığını gösterdi. Güncel gelişmeleri göz önünde bulundurularak alınan tedbir kurallarına tüm Münihlileri, hem kendi hem de etrafındaki insanların sağlıklarını koruma bakımından, uymaya çağırıyorum.” dedi.
Korku ve gerilim seven arkadaşlar aramızda mı? Bu hafta seçtiğim romanlar sizi biraz gerebilir.
Bu duygunun insan beyni üzerindeki etkisini, insanı nasıl ele geçirdiğini, nasıl hükmettiğini merak etmek, üzerinde biraz araştırma yapmak bile bazen ürkütücü olabiliyormuş.
Ya ondan aldığımız hazza ne demeli? Hani yüksekten atlayınca ya da müthiş hızlı bir roller coaster ile hızla iniş yapınca hissettirdiği duygunun verdiği o hazdan bahsediyorum. Tabi ki bir şekilde güvenli olduğuna inanmışızdır. Bu rahatlatıcı olur. Gerilim filmleri ya da romanları da aynı şekilde insana, heyecanda tavan yaptıran o hazzı doyurmak amaçlı yapılmış sanat ürünleridir aslında. Korka korka okuyoruz, tir tir titreyerek izlemeye devam ediyoruz.
Yapılan araştırmalarda korku filmi izlerken beyinde gerçekleşen aktiviteler MR cihazlarıyla ölçümlenmiş. Korkunun ve kaygının yükseldiği zamanlarda beynin görsel ve işitsel algılarıyla ilgili kısmının daha aktif olduğu gözlemlenmiş. Yani filmler hayal gücümüz zayıfsa kitaplardan daha korkutucu olabiliyor…
O -Stephen King
Bu alanda çalışmalar yapmış duayen isimlerden Stephen King’den bahsetmezsek yazı eksik kalırdı. Neredeyse bütün kitapları filme de uyarlandı. Ki bunların bazıları hayatımızda çok önemli bir yere sahip. Yeşil Yol, Esaretin Bedeli, Mahşer, Hayvan Mezarlığı gibi. Kesinlikle son derece başarılı bir isim Stephen King. O, 1700’lü yıllardan beri, Derry şehrinde yaşayan insanları öldüren ve her 27 yılda bir uyanan bir yaratıktır. Kendilerine Kaybedenler Kulübü adını takan yedi çocuk O’nu fark eder ve peşine düşer. Ama O şehir kurulduğundan beri burada yaşadığı için aynı zamanda şehrin kendisidir. İlk sayfadan itibaren okuyucuyu etkisi altına alan korku-gerilim türündeki bu romanı elinizden bırakmanız çok güç olacak…
KEMİK BAHÇESİ -Tess Gerritsen
Çok başarılı bir isim, bir kadın yazar Dr. Tess Gerritsen. ‘Kadın Yazar’ ibaresini özellikle söylemek istedim. Çünkü çok eskilerde bu pek kabul görmezmiş. Bu nedenle kadın yazarlar tarafından yazılan romanlar ya isimsiz, ya farklı isimlerde ya da sadece soy isimleri kullanılarak basılırmış. Birkaç örnek ister misiniz? Şu meşhur Harry Potter ve yazarı J.K. Rowling mesela. Yayıncıları bir kadın tarafından yazılan büyücü hikâyelerinin çok fazla okunmayacağını düşünmüş nedense.. Sonra Jane Eyre ve Uğultulu Tepeler gibi çok satan klasik romanların yazarları üç kız kardeş var ama biz onları Bronte Kardeşler olarak tanıdık. “Kendimizi kadın olarak tanıtmak istemedik çünkü kadın yazarlara ön yargıyla yaklaşıldığına dair bir izlenimimiz vardı.” demiş kendi kuşağında abla Charlotte Bronte. Ve Bülbülü Öldürmek. Birkaç hafta önce bahsetmiştim. Çok etkilendiğim bir başucu romanı. Yazarı Nelle Harper Lee aynı malum sebeplerden ötürü ilk ismini kullanmamış. İspatlarıyla ortada ki, kadınlar da pekala çok satan romanlar yazabilir. Ve kadınlar da çok iyi korku–gerilim hatta polisiye romanı yazabilir. Agatha Christie gibi, Tess Gerritsen gibi.
Kitabımıza dönecek olursak; 1800’lü yıllarda yazılmış bir mektubun günümüze kadar gelmesi ve tüm birikimiyle satın aldığı evin bahçesinde yabani otları temizlerken ortaya çıkan kemikler, Julia’ın hayatını altüst eder. Julia, merakına yenik düşer ve o kemik kalıntıların peşine düşer. 1800’lü yıllarda yaşanmış olaylara, cinayetlere, entrikalara, korkuya şahit oluyoruz bu kitapta. Karma karışık olayları bile oldukça akıcı bir dille ve sade betimlemeleriyle anlatmayı yine başarmış Tess Gerritsen.
KAFES -Josh Malerman
Okuyucuları tarafından filminden daha etkili olduğu düşünülen -ki bence filme uyarlanmış bütün romanlar öyledir- Kafes çok ilgi gördü. Bol ödüllü bir çalışma olmuş. Ve yazarın diğer kitaplarını da ister istemez merak ediyorsunuz. Özellikle Bird Box, Kırmızı Piyano, Malorie… İlginç bir şekilde gördükleri bir şeyden dolayı, bilinçsizce kendini öldüren insanların sayısı sürekli artıyor. Ve çare olarak bir göz bandıyla yaşamayı öğreniyorlar. Hayatta kalmak için asla açmıyorlar gözlerini. Tek rehberleri ses. Birbirleriyle olan dayanışmaları, Malorie’nin çocuklarını korumak için verdiği mücadele ve ölüm kalım savaşları… Peki bu insanları korkutan, intihara sürükleyen gizemli şey nedir? Hayatta kalmayı, o gizemli şeyden kurtulmayı başarabilecekler mi? Gerilimi yüksek bir roman Kafes.
Gerilimsiz, korkusuz ama heyecanı eksik olmayan bir hayat diliyorum…
Münih’te her yıl bu günlerde başlayan Oktoberfest, bu yıl pandemi nedeniyle gerçekleşmiyor. Yetkililer, iptal kararını geciktirmeye çalıştılarsa da birkaç ay öncesinden kesinleşen bu karar, Münihliler için kabullenilmesi oldukça güç olmuştu.
Tam da Oktoberfest’in başlaması planlanan şu günlerde koronavirüs vaka sayılarının Münih’te her zamankinin üzerine çıkması, verilen kararın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Son bir haftanın ortalama yeni vaka sayısı günlük 50’yi aşmış bulunuyor.
Oysa Münihliler, normal şartlar altında bu yıl 19. Eylül’de başlaması gereken Oktoberfest’e alternatif planlar yapmaya başlamışlardı bile. Münihli birahaneler mekanlarında Oktoberfest’e saygı etkinlikleri yapacaklarını duyurmuş, farklı alanlarda ‘Wiesn’ mottolu minik çaplı özel etkinlikler planlanmıştı. Hatta Oktoberfest’in yapıldığı alanda yasaklara karşı gösteri yapmak için başvuruların yapıldığı bildirilmişti. Bu da normalde belli alanlarda geçerli olan alkol yasağının bu hafta sonu için Theresienwiese’yi de dahil etmesine yol açtı.
Hafta sonu geçerli olan alkol yasağı normalde Münih’in hotspot noktaları olan Baldeplatz, Gärtnerplatz, Gerner Brücke, Reichenbach ile Wittelsbacher köprüsü arasını ve Wedekindplatz meydanlarını kapsıyor. Oktoberfest’in normalde başlama günü olan 19 Eylül’de ise Theresienwiese de bu yasağa dahil oluyor. Sabah saat 9.00’dan Pazar günü saat 6.00’a kadar. Alkol yasağına uyulmadığı takdirde tüketenleri 150 Euro, satanları ise 500 Euro gibi cezalar bekliyor.
Dünyanın her yanından 6 milyonun üzerinde ziyaretçisiyle Oktoberfest’in bu yıl malum nedenlerden gerçekleşmemesi tartışmasız doğru bir karar. Yine de bu karar, en azından bir kesim yerel halk için bu yılı daha da zorlu kılıyor. Münih’te önümüzdeki iki hafta boyunca ‘5. Mevsim’e özel’ Bavyera yerel kıyafetleriyle dolaşan insanlara daha sık rastlarsanız şaşırmayın.
Topluluklar için felsefe, felsefi danışmanlık ve yazı atölyeleri gerçekleştiren Dr. Fulya Sormaz Öğüt, düşünmenin ve yazmanın iyileştirici yönlerini bir programda sunuyor.
Yetişkinler için birebir ve online gerçekleştirilen Düşün-Yazı Atölyesi, kişinin duygu ve düşüncelerini yazıya dökerek negatif duyguları bilinç altından bilinç düzeyine çıkarmasına yardımcı oluyor. Böylelikle duygusal boşalım yoluyla duygularla yüzleşme ve iyileşme sağlanıyor.
Düşün-Yazın’ın modern psikolojide en etkili yöntem olarak kullanıldığını belirten Fulya Sormaz Öğüt şöyle diyor: “Duygularımızı yazıya dökerken beynimizin her iki bölgesini de çalıştırdığımız için duygunun boşalması hızlanır. Nereden başlayayım, nasıl yazayım, kendime yolculukta yazmak bana ne sağlar’ diye soruyorsanız ve bu konuda derinleşmek, kendinizi keşfetmek ve iyi’leşmek istiyorsanız ‘Düşün-Yazı’atölyemize katılabilirsiniz.”
Detaylı bilgi için: Tel: 02164827838 – 05332080081 Mail: fulyasormaz@hotmail.com
Uzun ve zorlu bir hastalık sürecinin ardından geçtiğimiz pazartesi günü yaşamını yitiren Nükhet Kıvran, ailesi ve sevenleri tarafından son yolculuğuna uğurlandı.
Münih ‘Neue Südfriedhof’ta gerçekleşen cenaze törenine Münih Anakent eski Belediye Başkanı Christian Ude (SPD), Bavyera Parlamentosu Başkan Vekillerinden Markus Rinderspacher (SPD), Münih 3. Belediye Başkanı Verena Dietl (SPD), Eyalet Milletvekili Arif Taşdelen (SPD), Eyalet Milletvekili Gülseren Demirel (Yeşiller) ve Münih Eğitim Ataşesi Prof. Dr. Mustafa Çakır’ın yanı sıra çok sayıda siyaset ve sivil toplum kuruluş temsilcileri de katıldı.
Düzenlenen cenaze ve defin töreninin açılış konuşmasını yapan Üçbeş Kişi derneğinin kurucularından Levent Ekiz, farklı faaliyetlerdeki yol arkadaşlığı yaptığı Nükhet Kıvran’ın çalışmalarından ve güçlü kişiliğinden bahsederek ‘özellikle yabancı kökenlilere yerel seçim hakkı’ hedefinin takipçisi olacağını vurguladı.
Uzun yıllar SPD üyesi olan Kıvran’ın partidaşları Christian Ude ve Markus Rinderspacher, yaptıkları konuşmalarda Kıvran’ın dil, din, ırk gözetmeden yardıma ihtiyacı olanların yanında olduğuna ve topluma sunduğu katkılara vurgu yaptı. Rinderspacher, “Toplumsal gelişmeleri öngörebilme yeteneği ile Münih’in göçmen siyaset tarihinde ve SPD partisinin Münih geçmişinde önemli bir yeri olan arkadaşımızı kaybettik.” diyerek anısını yaşatacaklarını belirtti. Kıvran’ın da yönetim kurulu üyesi olduğu Before derneği adına konuşan Ude ise, aramızdan çok erken ayrıldığı için duyduğu üzüntüyü ifade ettiği konuşmasında, Kıvran’ın dik duruşuyla yaptığı çalışmaları örnek göstererek ‘Her zaman doğrunun yanında, yanlışın karşısında durmak hepimizin görevi.” dedi.
YEK Akademi Başkanı Levent Karadağ ise “Birlikte birçok yerde konuşma yapmıştık ama bu konuşma benim için en zoru” diyerek başladığı konuşması sırasında göz yaşlarını tutamadı.
Daha sonra İGMG Güney Bavyera Başkanı M. Tayyip Sayan’ın kıldırdığı cenaze namazının ardından Nükhet Kıvran, kabristanın İslam bölümünde toprağa verildi.