Pazar, Ocak 25, 2026
Startseite Blog Sayfa 5

Altan Öymen’in medya tanıklığıyla Almanya’ya göçün ilk yılları: “Bin bir zorlukla yol aldık”

Geçtiğimiz cumartesi günü (19.07.2025) hayatını kaybeden duayen gazeteci Altan Öymen, Almanya’ya göçün tanıklarından biriydi. 1962-1966 yılları arasında Bonn’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde basın ataşesi olarak görev yapan Öymen, dönemin Akşam gazetesinin Almanya’daki baskılarını da organize etmişti. Göçün 60. yılı vesilesiyle Altan Öymen, Gürsel Köksal’a bu süreci medya açısından değerlendirmişti.

Gürsel Köksal’ın 4 Ekim 2021’de BirGün gazetesinde yayımlanan söyleşisini paylaşıyoruz:

Bin bir zorlukla yol aldık

Duayen gazeteci Altan Öymen, Almanya’ya göçün tanıklarından biri. 1962 ile 1966 yılları arasında Bonn’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde basın ataşesi olan Öymen, göçün 60’ıncı yılını, medya bağlamında değerlendirdi. Dönemin Akşam gazetesinin Almanya’daki baskılarını da organize eden Altan Öymen, “Türkiye’de basılan gazete, tarihi değiştirilip, bir gün sonra basılabiliyordu. Bütün zorluklara rağmen devam ettik” diye konuştu.

Almanya’ya göçün başladığı dönemde 1962-66 yılları arasında Bonn’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde basın ataşesi olarak görev yapan ve göç sürecine başından itibaren tanık olan Gazeteci-Yazar Altan Öymen, 1969’daki Almanya’da ilk günlük gazete yayını girişiminin de başındaydı. Akşam gazetesinin Almanya’daki baskılarını organize etmekle görevli olarak Hannover’e geldi, süreci yönetti. Ardından “Köln Radyosu” ekibine katıldı, Alman gazetelerine Türkiye’den yazar olarak katkıda bulundu.

Meslek büyüğümüz Öymen, bu konudaki sorularımızı yanıtlıyor…

Gürsel Köksal, Altan Öymen

Almanya’daki Türkler 1960’lı yılların başında Türkiye’den haber alma ihtiyacını nasıl karşılıyordu?
Türk gazetelerini okuma imkânı fevkalade sınırlıydı. Biz sefaretteydik. Bize bile birkaç gazete gönderilirdi. Bunlar gelişi bir haftayı bulurdu, şanslıysak 3-4 günde geldiği de olurdu. Bugünkü gibi bayiilerde diğer gazetelerin arasında Türk gazetelerinin satılması zaten sözkonusu değildi. Türkiye’den devlet radyosu o zaman kısa dalga üzerinden buralara yayın yapıyordu. Fakat onun da buralarda dinlenmesi fevkalade güçtü. En çok kullanılan haberleşme yöntemi mektup idi. O da kolay olmuyor, 3-4 gün sürüyordu. Bunu karşılamak için Almanlar öne WDR’i devreye soktular. Zaten İtalyanca ve İspanyolca yayın yapıyorlardı. Onlara ek olarak Türkçe ve Yunanca yayınlara başladılar. Önce galiba hafta 2 ya da 3 gün başladı. Sonra her akşam belli bir saatte yayın yapılıyordu.

1964’te başlamıştı o yayınlar.
Evet. Bunlar çok dinleniyordu. Hem Türkiye’den, hem Almanya’dan haberler veriyorlardı. Tabii Türklerin ikisine de ihtiyacı vardı. Onlara ek olarak da Almanya’daki Türkleri aydınlatıcı yayınlar ve müzik yayınları da yapılıyordu. Buna ek olarak Federal Basın Dairesi (Bundespresseamt) Anadolu ismiyle yayınlanan bir dergiyi destekledi. O tabii sınırlı bir şekilde dağılıyor ve aktüel değildi. Ama yine de faydası olmuştur. Türkçe televizyon yayınları da daha sonra başladı. Haftada birdi galiba. Sonra arttı. Almanya’daki Türklerin sayısı artıyor sürekli. Türkiye’de çıkan önemli gazeteler gönderilmeye başlandı. Tabii gazeteler bir gün sonra geliyordu. Ama satış da fena değildi ya da en azından bir potansiyel olduğu anlaşıldı ve “Almanya’da basalım” dediler. Baskı da şöyle oluyor. Türkiye’de hazırlanan sayfaların matrisleri gönderiliyor. Rotatif sistemi vardı. O zamanlar ofset fazla gelişmemişti. Almanya’daki matbaalardan biriyle anlaşıyorsunuz, orada gazete basılıyor. Orada yabancı gazetelerin dağıtımını yapan bir-iki müessese vardı. Bir tanesi Saarbach adında. Fransız, İngiliz gazetelerini getirip, büyük istasyonlardaki, havalimanlarındaki bayiilere dağıtıyordu. Ona bir rakip çıkmıştı. Şimdi adını unuttum.

Christian Thull olabilir mi?
Evet. O da Türk gazetelerini dağıtmak üzere rakip olarak çıktı. Türkçe ve diğer dillerden gazeteleri dağıtmaya başladı. Ben o sırada Akşam gazetesindeydim. Hürriyet de Almanya’da yayına başlama teşebbüsü içindeydi. Akşam’ın da teşebbüsü vardı ve bu amaçla iki anlaşma yapmıştı. Biri gazetenin Münih’te, diğeri de Hannover’de basılması üzerineydi. Hannover’deki altyapı baskı için daha çabuk hazır hale gelmiş. Bunun üzerine Hannover’e matris göndermek üzere bir düzen kurdular. Ben de buraya geldim. İçeriğini geliştireceğiz. Yani Almanya’dan da haberler olması gerekiyor gazetede. Ancak burada dizgi yok. Haberleri bir zarfa koyup, Türkiye’ye gönderiyoruz. O haberlerin işlendiği sayfalar birkaç gün sonra geri geliyor. Ama matrisleri havaalanından almak ve matbaaya götürmek gerekiyor. Bu da zaman alıyor. Bir gün önce Türkiye’de basılan gazete, tarihi değiştirilip, bir gün sonra Almanya’da basılabiliyordu. Tüm zorluklara rağmen bir süre devam ettik. Alman televizyonları bahsetti bundan. “Türkler kendi gazetelerini de burada basar hale geldiler” diye yayınlar yaptılar.

Akşam’ın yayını fazla sürmedi. Neden başarısız oldu?
O zaman gazetenin sahibi Malik Yolaç’dı. Almanya’da iki Türk, bir şirket kurmuşlar. Anlaşmaya göre gazeteyi onlar alıp, dağıtacaklardı. Ancak onlar çok büyük sermaye sahibi kimseler değildi. Akşam da buraya sermaye yatıracak durumda değildi. Yolaç ise mutlaka Almanya’da basmak istiyordu ve onlarla anlaşmıştı. Yer seçimi yanlıştı. Bana baştan sorsalar “katiyen” derdim. Hannover çok sapaydı. O zaman ne Hannover’e, ne Hamburg’a Türkiye’den direkt uçak vardı. Uçaklar önce Frankfurt’a ya da Münih’e geliyor, oradan da ikinci bir aktarmayla Hannover’e uçuluyordu. Matrisleri getirtmek de güçtü, dağıtım da. Kısa sürdü ama bu bir başlangıç oldu. Hürriyet de o sırada Münih’ten başladı. Aslında en ideal nokta Frankfurt’tu. Ama Frankfurt’a gelmek daha sonraki yıllarda oldu. Münih’te basılan gazetenin dağıtımı da zordu. Ulaşım o zamanlar hiç de kolay değildi. Fakat sonra zamanla en rasyonel yolu buldular. Frankfurt’ta taşındılar. Bir yandan da nakliye imkanları gelişti.

Sizin değindiğiniz gibi. Almanya’da Türkçe yayıncılıkta öncülük Alman kurumlarında. Türkçe radyo yayınlarına onlar başladı.
Evet. Önce radyo, sonra televizyon yayınlarına onlar başladı. Zamanla TRT de kuvvetlendi, ancak onlar bu arada epey yol almıştı. Bir de bizim özel televizyonların gelişi var. Türkiye’de özel televizyon yayınları başlamamıştı. Star buradan Türkiye’ye yayın yapıyordu. Sonra birçok Türk gazeteleri buraya geldi, Türk televizyonları izlenir oldu.

Köln Radyosu olarak bilinen WDR’in Türkçe yayın kadrosunda siz de varsınız. Kardeşiniz Örsan Öymen de var. Orada nasıl görev aldınız, neler yaptınız?
Örsan burada okurken, zaten Die Welt’de staj yapmıştı. Bu yayınlar başladığında ben de basın ateşesi olarak Bonn’daydım. Bir yayın kadrosu kuruyorlardı. Örsan’a iş teklif ettiler. Ses deneyinden geçirdiler, yayın provası yaptırdılar. Sesi beğenilenler, Örsan da onlardandı, başladılar. Ben ise 1966’da Türkiye’ye döndüm. Memuriyetten ayrılıp, yeniden gazeteciliğe başladım. Önce Milliyet’e bir yazı dizisiyle başladım. Arkasından Ulus gazetesinin genel yayın müdürlüğünü yaptım. Gazetecilik devam ederken, galiba Milliyet’teyken, WDR’den bana “haftada iki gün yorum yapar mısın?” diye sordular. Böylece onlar için yorum yapmaya başladım. Türkiye’de olup, bitenleri anlatıyor, yorumluyordum. Yayınlar da o zaman, Türkiye radyolarının promportör dedikleri kuvvetlendirilmiş hatları üzerinden yapılıyordu. Bunun için Ankara’daysan Ankara Radyosu’na, İstanbul’daysan İstanbul Radyosu’na bizzat gitmen gerekiyordu.

Altan Öymen, Almanya’daki çeşitli Türk yayın organlarında çalışan gazetecilerile birlikte (Berlin, 2011)

ALMANYA’DA TÜRKÇE İLETİŞİM

Almanya’daki Türkçe medyanın, Türkçe iletişimin böylesine yaygınlaşması, Türk toplumunun bu ülkeye entegrasyonuna engel olduğu yolunda bir endişe var. “Burada iletişim Almanca olsun, Türkçe iletişim bu kadar yaygınlaşmasın” özlemi zaman zaman dile de getiriliyor. Sizce Almanlar bu endişelerinde haklılar mı?
Yok. Aslında burada şöyle bir gelişme var. Birinci ve ikinci nesilin dilleri Türkçe. Türkçe’ye bağlılıkları daha fazla. Almanca’yı çok da iyi öğrenmemiş olabilirler. Onlar Türkçe’yi tercih ediyorlar. Ama yeni nesiller Almanya’da yetişiyor. Okurken de Almanca’yı öğreniyorlar. Türkçe yayınlarına da ilgileri azalıyor. Zaten bu oradaki Türkçe radyo yayınları ve gazeteler için de sezilen birşey. Yani zaman içinde Türkçe’yi muhafaza etmeye ne kadar dikkat edilirse edilsin, genç nesillerin iş dili olarak da, günlük kullanım açısında da Almanca’yı ön planda tutmaları kaçınılmaz birşey. Elbette biz istiyoruz ki, herkes Türkçesi’ni mümkün olduğu kadar muhafaza etsin. Ama Almanya’da yaşayan bir kişi, orada çalışıyorsa, çok iyi Türkçe bilse bile, ki her şeye rağmen Türkçe’yi çok iyi bilenler olabilir, yine de Türkçe’ye ayırabileceği vakit, Almanca’dan daha az olacaktır. Böyle bir endişeye kapılmaya gerek yok. O gazeteler, yayınlar yine bir şekilde devam eder. Zaten internet diye de birşey var. Yani burada Türkçe hiç yayın olmasa bile, internette “chat” yaparak filan insanların başka yerlere ulaşmaları çok kolay. O yayınların hiç bir kabahati yok. Türkiye’de de aynı şeyler Kürtçe’yle ilgili olarak konuşuluyordu. “Kürtçe yayınlar başlarsa, Kürtçe öğrenip, Türkçe’yi unuturlar” deniyordu. Böyle birşey olmadı. Türkiye’de 30’lu,.40’lı yıllarda “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları yapılırdı. Başka diller konuşulursa sanki birşeyler olur diye. Hiçbir şey olmadı. Amerika’da da İspanyolca gazete, dergi çıkıyor. Yeni göç etmiş milyonlarca insan İspanyolca konuşuyor. Ama çocukları ister istemez İngilizce öğreniyor. Daha başarılı olmak için. Almanların bu endişesi yersiz. Tabii başka düşünen Almanlar da var.

Türklerin de endişesi var. Onlar da gelecekte bu ülkede Türkçe bir iletişim dili olarak kaybolmasından endişeliler ve “Kaybolmasın, var olsun, yaşasın” özlemi içindeler. Onlar ne derece haklı sizce?
Elbette herkes kendi anadilini muhafaza etmek ister. Bunun yolu her şeyden önce Türkçe’yi öğrenmektir. Çocukların vakitlerinin çoğu okulda geçiyor. Evde vakitleri az. O nedenle okullarda Türkçe’yi seçmeli ders olarak verecek mekanizmaların işletilmesi lazım. Almanların da bunu yapması lazım. Elbette Türklerin de bunu istemesi, teşvik etmesi lazım. Benim bildiğim kadarıyla, Almanya’daki okullarda yabancı dil olarak İngilizce var. Türkler de onu tercih ediyordur. Bunun yanında başka diller de seçmeli olarak var. Çocuklar İngilizce’nin yanı sıra Fransızca, İspanyolca’yı seçip, öğrenebiliyorlar. İşte orada Türkçe’yi de seçebilecekleri bir düzen kurulursa, diğer çocuklar İspanyolca, Fransızca öğrenmeye giderken, bizim çocuklar da Türkçe’ye giderler. Hatta sadece Türkler değil, diğer çocuklardan da Türkçe’ye tercih edenler çıkabilir. Bence meseleyi o hale getirmek lazım. Çünkü, okul bittikten sonra, diğer çocuklar serbest kalırken, Türk çocukları, Türkçe derslerine giderlerse, “ayrı kalma, izole olma” durumu çıkıyor ortaya. Halbuki seçmeli ders, bildiğim kadarıyla dünyada en iyi usuldür. Bir de ders okulda olunca, bunun karşılığında not alacağı, başarısı karnesine yansıyacağı için öğrenmek için daha çok çaba gösterirler. Böyle okullar vardı zaten. Brüksel’de “Europa Schule” diye bir şey vardı.

Avrupa Okulları Almanya’da da var. Genellikle İngilizce’nin esas olduğu okullar bunlar. Türkçe’li tek Avrupa Okulu, Berlin’deki Aziz Nesin Okulu. Diğer diller de öğretiliyor, ancak dersler esas olarak Türkçe ve Almanca. Oldukça da başarılı bir okul.
Bizdeki Alman Lisesi, Avusturya Lisesi, Fransız okulları gibi. Onları herkes tercih etmeyebilir. Ama çocuklarının bu yönde gelişmesini isteyenler için daha ilginç olabilir.

TÜRKİYE VE ALMANYA’DA ANADİL MESELESİ

Bir yazınızda (24 Ekim 2010), Almanya’daki Türklerin Türkçe’yi yaşatma sorununa değinip, konuyu bu boyutuyla Türkiye’nin gündemine de ilk kez siz taşımıştınız. O yazıda “Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızın ana dilleriyle ilgili görüşlerini izlerken, Almanya’daki – büyük kısmı Alman vatandaşı olan – Türklerin de aynı konudaki görüşlerini hatırlamakta yarar var” diyordunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Ben şunu kastediyorum: İnsanlar gibi, hükümetler de çifte standartlı olmamalı. Yani bizim taraf diyor ki, “Bizim çocuklar Türkçe’yi unutmamalı”, bu doğru. “Önce Türkçe” filan diyor. Bence, “İkisini birden öğrenin!” demek daha doğru olurdu. Birincisi söylendiğinde “Sadece Türkçe’yi öğren!” diye algılayanlar olursa, güçlük çekerler. İkisini birden öğrenmeye çocuk psikoloji müsaittir. Pedagojik açıdan çocuklar üç dili bile aynı anda öğrenebiliyorlar. İki dili birden öğrenebilecek bir hale gelmeleri lazım. Burada buna yönelik istemlerde bulunup da, Türkiye’de Kürtlere o imkanları vermemek çifte standartlılıktır. Biraz önce seçmeli dersleri konuştuk. Orada da Kürtçe’yi seçmeli ders olarak verseler bir zararı olmaz ki. Sen bunu orada kendin için, soydaşların için istiyorsun, burada onlara vermiyorsun. Yanlış olur. Bunun gibi mesela Bulgaristan’daki Türklere yönelik bazı talepler oluyor. İşte onları Kürtlere de vermek lazım. Ya da onlara verdiklerini, Bulgaristan’daki Türkler için isteyebilirsin. Demek istediğim bu. Dil açısından zamanımızda hele sorun çıkmaz artık. Dil meselesinde çok büyük kavgaların çıkmaması lazım. Mantıken çıkmaması lazım. Çünkü iş o hale geldi ki, bir dil konuşuyorsun, bilgisayar programları tercümesini yazıya dökebiliyor. Şimdi öyle denemeler var. Simultane tercümeler çok gelişti ama. Bir dili daha iyi bilmenin önemi azalıyor artık. Evvelden devlet adamlarının Avrupa Konseyi’ne gidebilmesi için mutlaka bir yabancı dili bilmesi lazımdı. O zamanın şartları içinde doğruydu da. Şimdi Avrupa Parlamentosu’na tek dil bilenler de gidebiliyor. Tüm konuşmalar anında tüm dillere tercüme ediliyor. Ama orada benim asıl kastım, tek standart kullanmak lazım. Kendin için de, Kürtler için de, Bulgaristan’daki ya da Almanya’daki Türkler için de.

10 Ekim 2014, Mörfelden-Walldorf

TÜRKİYE VE ALMANYA’DA GAZETECİLİK

Neredeyse 70yıldır gazetecilik yapıyorsunuz. Her iki ülkede de gazetecilik yaptınız. Hem Almanya’daki hem de Türkiye’deki gazeteciliği biliyorsunuz. İki ülkedeki gazeteciliği karşılaştırır mısınız?
Önce benzer taraflara bakarsak. Başlıklarda yorum yapma meselesi, Almanya’da da var, Türkiye’de de var. “Bild Zeitung” da birşeye kızdığı zaman, o kızgınlığını belli ediyor, telkin ediyor. Başlıkta. Sadece makalelerde değil. Bizde de büyük gazetelerde o işler yapılıyor. Bizde daha yaygın. Yalnız bunlarda başlıklarda yorum yapmayan, hadiseyi vermeye çalışan gazeteler de var. Frankfurter Allgemeine Zeitung, Süddeutsche Zeitung gibi. “Opinion Gazetesi” denirdi. Haberleri daha objektif vermeye çalışan gazeteler. Yorumla, haberi ayırıyorlar. Bizde o tip gazeteler daha azaldı. Bizde bu yorumlu başlıklar daha fazla. Meslekte uzmanlaşma açısından bakılacak olursa, benim gazeteciliğe başladığım sırada gazeteciler daha uzmanlaşılmış haldeydi. Gazetelerin ekonomi, sanat, kültür gibi sayfaları için uzmanlaşan gazeteciler daha fazlaydı. Bizde hem o sayfalar daha azdı, hem de uzmanlar. Her işi yapanlar daha fazlaydı. Şimdi uzmanlaşma bizde de gelişti. Sanıyorum o açıdan paralel hale geldi iki ülkedeki gazetecilik. Ama asıl önemlisi. Bir olayı hakikatten “ne olmuş, ne bitmiş” diye öğrenmek için bir gazete ararsan, Almanya’da daha rahat bulursun. Türkiye’de birkaç gazete alıp okuyacaksın. İşte bunun bir tanesi bağımsız, tarafsız kalmaya gayret gösteren bir gazete olması lazım. Bir tane hükümet taraftarı gazete alacaksın. Oradan birinin konuşmasını, ötesinden diğerininkini okuyacaksın. Kendi fikrini öyle oluşturacaksın. Televizyon açısından da aşağı yukarı böyle bir durum var.

Karşılaştırmanıza gazetecilerin özgürlükleri açısından devam edecek olursanız?
Özgürlükler açısından şu andaki durum bir felaket. Panellerde filan hep şunu söylerim: Kardeşim, bunun ölçüsünü, standardını aradığın zaman şunu dikkate alacaksın. Demokrasiye bizden daha önce başlamış, daha ileri gitmiş ülkeler var. İngiltere, Fransa, Amerika… Almanya da. Tabii 49’dan itibaren. Daha önce bir takım sıkıntılar yaşamış ama. Bu ülkelerde bir adamın kitap yazması dolayısıyla, o kitabın ortadan kaldırılması, bunun için mahkeme kararı çıkarılması, savcılık soruşturması açılması gibi bir şey işitiyor muyuz? İşitmiyoruz. Türkiye’de oluyor bunlar. Çok acayip bir geri gidiş var. Güya bunu ıslah ettiler. Adalet Bakanı’nın takdirine verdiler. Bakan, istediğine dava açtırabiliyor, istediğine açtırmıyor. Böyle bir şeyin de olmaması lazım. Bir şey suçsa, suçtur. Böyle birşey bizde var. Cumhurbaşkanı olan zat, çıkıyor “şu gazeteyi okumayın!” diyor. Böyle şeyler basın özgürlüğü açısından görülür şeyler değil. Adamları hapse atıyorsun. 2 senedir, 3 senedir hapisteler. Gazeteci bunlar. Tutukluluk müessesesi zaten cezaya dönüştürülmüş. Bir de “Bunlar gazeteci değil, örgütçü” diyorsun. Ama yıllardır aleyhlerinde deliller ortaya çıkmamış. Bu çocuklar mahkemede çıkıyorlar, “Hani delilleri açıklayacaktınız?” diye soruyorlar. Hala deliller yok. Yani beğenmediğin adamı içeri tıkıyorsun, gazeteci olarak. Mukayese edildiği zaman, Türkiye’de basın hürriyetinin iktidar tarafından alışılmamış baskılar altına sokulduğu görülüyor. Geriye gidiş var.

ALMANYA HABERLERİNİN ÖNEMİNE DAİR

Almanya’dan Türkiye’deki yayın organları için çalışan gazeteciler açısından bakıldığında, Almanya’dan haberler, Almanya’dan yayınlar çok sınırlı. Buradaki gazeteciler, Türkiye’deki gazete merkezlerindeki meslektaşlarının Almanya’ya önem vermediklerini düşünüyor. Almanca bilen, Almanya’yı takip eden gazeteci çok az. Hâlbuki Almanya, hem buradaki Türkler açısından, hem de Türkiye’yle ilişkileri açısından çok önemli. Yayınlarda Almanya’ya gereken ağırlığın verilmediği eleştirisi haklı mı?
Bunun çeşitli sebepleri var. Biri, Türk gazetelerinde dış haberler genellikle çok az verilir halde. Bir ara biraz daha normaldi, son zamanlarda azaldı. İç hadiseler daha fazla oluyor. Biraz ondan. Biraz da “dış haberi kim okur?” kanısından. İç haber, dış haber çekişmesi başka ülkelerin gazetecileri için de geçerli. Ama bu genel durumun dışında, bizde biraz da takdir eksikliği sözkonusu. Çünkü, Almanya’da okuyucu açısından çok cazip, ilgisini çekebilecek dünya kadar hadise var, oradaki insanların Türkiye’de akrabaları var… Bizi de ilgilendirecek çok önemli gelişmeler oluyor. Örneğin Almanya’da seçimlerde uygulanan % 5’lik barajın kaldırılması için Anayasa Mahkemesi’nde bir başvuru oluyor. Bizde % 10’luk baraj heyula gibi dururken, Almanya’da % 5’in kaldırılması için yüksek mahkemeye gidiliyor. Bunlar takip edilmesi gereken ilginç haberler. Paralel şeyler de var. Yani takdir eksikliği sözkonusu. Bunun için herkesi uyarmak da lazım. Ben gazete yöneticiliği yapsam yahut daha aktif olabilsem, gidip herkesin başında boza pişiririm, “şunlar var, bunlar var” diyerek.

Gazetecilik virüsünü aileye de bulaştırmışsınız. Kardeşiniz gazeteciydi. Kızınız da gazeteci. Memnun musunuz bu mesleği seçtiğiniz için?
Valla memnunum. Bu gazetecilik öyle bir meslek ki, insana canını sıkılacağı vakit bırakmıyor. Hergün yeni birşey, hergün değişik birşey. Başka meslekleri kötülemek istemiyorum. Ama bir kısım meslekler öyle ki, gidersin hergün aynı şeyi yaparsın. Yükselsen de sonuçta aynı işi yapan biri olursun. Burada hem siyaset var, hem güzellik kraliçeleri, hem Oscar törenleri var. Herşey var. Gün boyunca önüne birçok konu çıkabiliyor. Yani can sıkıntısını yaşamıyorsun. Bu açıdan çok iyi birşey. Hep birşeyler öğreniyorsun. Öğrenmek insanın bir ihtiyacı. Hergün ister istemez öğreniyorsun. Sıkıysa öğrenme. Onun için iyi bir meslektir. Herkese tavsiye ederim.

Aysel ve Altan Öymen Wiesbaden’de, 31 Mayıs 2009

ALMANYA’YA GÖÇÜN TANIĞI

İstanbul’da 1932 yılında dünyaya gelen Altan Öymen, gazeteciliğe 18 yaşında Ulus gazetesinde başladı. Şimdiye kadar çeşitli gazetelerde muhabirlikten, köşe yazarlığı ve genel yayın yönetmenliğine çeşitli görevler üstlendi, bir dönem Ankara Gazeteciler Derneği’nin başkanlığını yürüttü.

Öymen’in 60’lı, 70’li ve 90’lı yıllarda aktif olarak siyaset yaptığı dönemler de oldu. 1961’de Kurucu Meclis üyeliği yaptı, 1977’de Ankara, 1995’te İstanbul milletvekili olarak TBMM’ne girdi, 1977’de Turizm ve Tanıtma Bakanı, 1999’da CHP Genel Genel Başkanı oldu.

Öymen’in yaşamında Almanya’nın ve Almanya Türklerinin da yeri var.

Küçük yaşlardan itibaren Almanca öğrenen Öymen, bu ülkeye ilk kez 1956’da genç bir gazeteci olarak gitti. Oradan da Amerika’ya gitmek istiyordu, ancak vize işlemlerinde zorluk çıkınca Almanya’da kaldı.

Daha sonra 1962’de dönemin başkenti Bonn’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne basın ataşesi olarak gönderildi. 1962-66 arasındaki bu görevi sayesinde Almanya’ya göçün başından itibaren yakın tanığı oldu. Döndükten sonra da Türkiye’de gazeteciliğe devam ederken, paralel olarak WDR ile DPA’nın (Alman Basın Ajansı) Türkiye muhabiri olarak çalıştı. “Köln Radyosu” Ankara’dan haber ve yorumlarıyla destek verdi.

1969 yılında da Almanya’daki ilk Türkçe günlük gazeteyi çıkarmak ona nasip oldu.

Türkiye gazeteciliğinin “Altan Abi”si, çalışmalarını halen yazıları ve kitaplarıyla sürdürüyor.

“Türkiye’deki gazete haberleri Almanya’ya gitme arzusunu canlandırdı”

Öymen’in basın ataşesi olarak göç sürecine ilişkin gözlemleri çok önemli. Örneğin Türkiye’deki gazetelerin Almanya’daki Türklere ilişkin haberlerinin göç sürecini nasıl hızlandırdığını şöyle anlatıyor:

“Başlangıçta basın ataşesi olarak sık sık Alman gazetecilerinin Türklerle ilgili sorularıyla karşı karşıya kalıyordum. Kısa bir süre sonra onlara Türkiye’den gazeteci arkadaşlarım da eklendi. Almanya’ya, buradaki Türklerin durumunu saptamaya geliyorlardı. İletişim imkânları o zaman şimdiki gibi değil. Mektup gidip gelmesi günler alıyor. Türkiye’de televizyon yok. Almanya’daki işçilerin ne halde olduğu ancak gazete resimleri, röportajlarıyla anlaşılabiliyordu.

Aslında Alman İşverenler ve İş Dairesi de bu konuya önem veriyordu. İstiyorlardı ki Türkiye’de, Almanya’daki Türklerin yaşam koşullarının iyi olduğu izlenimi yerleşsin. Bazı büyük müesseseler yabancı işçilerin yaşam koşullarını iyi tutmaya özen gösteriyorlardı.

Ford fabrikasının Türkler için yaptırdığı lojmanları hatırlıyorum. Türkiye’den bir gazeteci heyetiyle bizi gezdirmişlerdi. Bunlar büyük apartmanlardaki bekâr odalarıydı. Fakat konforları hayli yüksekti. Sosyal faaliyetler için salonlar vardı. Haftada bir Türk filmi gösteriyorlardı.

Bunların, Almanya’nın diğer avantajlarıyla birlikte gazetelere yansıması, Almanya’ya gitme arzusunu ve talebini canlandırdı. Hem resmi başvurular, hem de kaçak olarak gelenler ve getirilenler arttı.

Karaköy–Münih hattında Murat Güllü ile baklava sohbeti

Karaköy Güllüoğlu Nadir Güllü Global CEO’su ve 6. nesil baklava ustası Murat Güllü, ailesinin köklü baklavacılık geleneğini farklı coğrafyalarda sürdüren çalışmalarıyla dikkat çekiyor. Murat Güllü ile Münih’te, Viktualienmarkt pazarında geçen yıl açılan şubede bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu sohbetimizde, Antep’ten Karaköy’e uzanan ustalık hikayesi, Karaköy’de yerleşen üretim kültürü, yurtdışına açılan tatlı yolculuk ve baklavanın tarihsel katmanları üzerinde durduk.

Söyleşide, Antep’ten Karaköy’e uzanan baklavacılık serüveni, Güllü ailesinin kuşaklar boyu birikimi, baklavanın tarihçesi ve zanaatın öğrenilişi gibi konuları ele aldık. Ayrıca, 1949’dan beri Karaköy’de faaliyet gösteren markanın Tokyo ve Münih’teki şubeleri üzerinden yurtdışına açılma süreci ile farklı ülkelerde baklavanın nasıl karşılandığını konuştuk.

Ayrıca, baklavanın doğru yeme biçimini, iyi bir baklavanın nasıl anlaşılacağını ve son dönemde sıkça gündeme gelen fiyatları da değerlendirdik. Geleneksel bir tatlının üretiminden sunumuna, yerelden dünyaya açılan bir hikaye olarak baklavaya odaklanan bu sohbeti PiYASA Magazin YouTube kanalında izleyebilirsiniz.

Bakan Stolz’tan kota uygulamasına ret

“Kota uygulaması köken temelli ayrımcılığa yol açabilir”

Bavyera Türk Toplumu (BTT) Başkanı Prof. Dr. Vural Ünlü, Bavyera Eğitim Bakanı Anna Stolz’u makamında ziyaret etti. Stolz, federal bakanlıkça gündeme getirilen “ilk okullarda göçmen kotası” uygulanması önerisine karşı olduğunu belirterek, Bavyera eğitim sistemindeki güncel konular ve uyum politikaları üzerinde görüş alışverişinde bulundu.

Gabi Schmidt, Anna Stolz, Dr. Vural Ünlü

Federal Eğitim Bakanı Karin Prien’in, göçmen kökenli öğrencilerin okullara dengeli dağılımını sağlamak amacıyla gündeme getirdiği “kota uygulaması” önerisine net bir şekilde karşı olduğunu ifade eden Bavyera Eğitim Bakanı Anna Stolz, bu yaklaşımın eğitimde uyumu olumsuz etkileyeceğini vurguladı. Stolz, uygulamanın hem birlikte öğrenme hem de bireysel destek ilkesine aykırı olduğunu, ayrıca köken temelli ayrımcılığa yol açabileceğini dile getirdi.

Bavyera Eğitim Bakanı Anna Stolz’u, Bavyera Parlamentosu’nun “Gönüllülük Kurumu” sözcüsü ve Bağımsız Seçmenler (Freie Wähler) milletvekili Gabi Schmidt ile birlikte ziyaret eden Prof. Dr. Vural Ünlü ile gerçekleşen toplantıda, eğitimde başarıyı etkileyen faktörler kapsamlı şekilde ele alındı. Görüşmede, dil yetersizliğine karşı dil eğitiminin erken yaşlarda güçlendirilmesi, öğretmen kadrolarında kültürlerarası yeterliliklerin artırılması, dezavantajlı öğrencilere özel destek sunulması ve farklı kültürel geçmişe sahip ailelerle güvene dayalı diyalogun geliştirilmesi konularında iş birliği yapılmasında mutabık kalındı.

Aslı Özge kimdir?

Yönetmen Aslı Özge (Foto: Emre Erkmen)

İstanbul doğumlu Aslı Özge, 2000 yılından bu yana Berlin’de yaşıyor. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nden mezun olduktan sonra çektiği ilk uzun metraj filmi Köprüdekiler (2009), uluslararası prömiyerini Locarno ve Toronto Film Festivalleri’nde yaptı ve kırkın üzerinde festivalde gösterildi; film, Altın Lale Yılın En İyi Türk Filmi de dahil olmak üzere çok sayıda ödül kazandı.

İkinci filmi Hayatboyu (2013), Berlinale Panorama Special’da dünya prömiyerini yaptı ve İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen seçildi. İlk Almanca filmi Ansızın (2016) Berlinale Panorama’da gösterildi, FIPRESCI Ödülü ve Europa Cinemas Special Label aldı ve kapsamlı bir festival turunun ardından Avrupa’daki sinemalarda gösterime girdi. 2020 yılında Belçika’da ZDF-Neo için Karanlık Şehir’i yönetti.

İkinci Almanca filmi Black Box (2023), Münih Film Festivali’nde ulusal prömiyerini yaptı ve Rome Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazandı. En son filmi Faruk (2024) ise Berlinale Panorama’da dünya prömiyerini gerçekleştirerek FIPRESCI Ödülü aldı.

Munich Anatolian Project’ten release konseri

Munich Anatolian Project (MAP), yeni şarkısının canlı prömiyeri için 1 Temmuz’da sahneye çıkacak. Import Export’ta gerçekleşecek konserin ardından DJ B-Zey de set başına geçecek.

Anadolu’nun müzikal mirasını caz, funk ve doğaçlama tınılarla harmanlayan grup, kültürel çeşitliliği yansıtan enerjik performanslarıyla biliniyor. Özlem Diana Dörfler (vokal), Yasin Yardım (bağlama ve tambur), Kadir Doğan (perküsyon), Gökhan Özkan (gitar), Matthias Kaiser (klarnet ve saksafon) ve Serhat Canan’dan (bas gitar) oluşan MAP, farklı kültürlerin eşsiz zenginliğini sahneye taşıyor.

Geleneksel ezgilerle elektronik ritimlerin bir araya geldiği bu after work akşamı, müziğin kültürler arası bağ kuran yönüne odaklanıyor.

Yer: Import Export, Schwere-Reiter-Str. 2h, Münih
Tarih: 1 Temmuz 2025, 19:00-01:00
Bilet: t.rausgegangen.de/tickets/map-release-konzert-afterwork-party

Berlin’de 48 saat boyunca sanat ve gerçeklik arasında bir yolculuk

25.06.2023, Haus der Kulturen Lateinamerikas, Am Sudhaus 2, 12053 Berlin Neukölln // Kultursommerfestival meets 48 Stunden Neukölln. Die Künstlerinnen MORPHEX performen live vor dem Haus der Kulturen Lateinamerikas.

Berlin’in en büyük bağımsız sanat festivali 48 Stunden Neukölln, bu yıl 27. kez düzenleniyor. Festival, 27–29 Haziran tarihleri arasında Neukölln semtini 48 saatliğine açık bir sanat sahnesine dönüştürüyor. Bu yılın teması olan “WTF (What the Fact)? – Gerçeklik ve Algı Arasında”, dijital çağda gerçeklik algısının nasıl şekillendiğini ve sanatın bu yapıyı nasıl sorguladığını keşfe açıyor. 900’den fazla sanatçı, 250’nin üzerinde mekanda izleyicilere çok katmanlı bir deneyim sunuyor.

Canan Kınalı

Bu kapsamda Piyasa Community üyelerinden Canan Kınalı, “Lost in Spaces” başlıklı fotoğraf çalışmalarıyla festivalde yer alıyor. Kınalı’nın fotoğrafları; Berlin, İstanbul ve Kıbrıs’taki terk edilmiş, unutulmuş ya da dönüşüm halindeki mekanları belgeleyerek mekanların sessiz hafızasını görünür kılıyor. Sanatçı, izleyiciyi bu alanların geçmişiyle duygusal bir bağ kurmaya ve kendi algısını sorgulamaya davet ediyor.

Yer: Moda.Bar.Berlin, Berlin
Tarih: 27–29 Haziran 2025
Detaylı bilgi: 48 Stunden Neukölln – Lost in Spaces


Berlin’de Neslihan Arol’dan “Araba Murat, Cümbür Cemaat” Gösterisi

Neslihan Arol’un meddah anlatı geleneğinden yola çıkarak sahneye taşıdığı “Araba Murat, Cümbür Cemaat: Bir Meddah Yolculuğu”, 27 Haziran Cuma akşamı Berlin’de sahneleniyor. Saat 20:00’de Bavul Kultur Café’de gerçekleşecek gösteri, Almanca, Türkçe ve İngilizce sahne diliyle, aynı zamanda üç dilde üst yazı eşliğinde sunuluyor.

Kadın bir meddahın ağzından, fındık diyarından Behörde’ler diyarına uzanan zorlu, komik ve fantastik bir göç hikâyesi… Neslihan Arol’un 10’dan fazla karaktere hayat verdiği bu interaktif meddah gösterisi, izleyiciyi hem düşündüren hem güldüren bir anlatı deneyimine davet ediyor. Neslihan Arol ve gösteriye dair daha fazla detayı yaptığımız söyleşide bulabilirsiniz.

Yer: Bavul Kultur Cafe, Berlin
Tarih: 27 Haziran 2025, 20:00
Bilet: Kapıda

Meddah tiyatrosu, göç ve kadın: Neslihan Arol’la YouTube söyleşimiz

Oyuncu ve akademisyen Neslihan Arol, geleneksel meddah anlatısını bugünün sahnesine taşıyan özgün işleriyle dikkat çekiyor. Arol ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide, meddahlık geleneği, göç, çok dilli tiyatro pratikleri ve kadın temalarının sahnedeki yerinden söz ettik.

YouTube söyleşimizde, “Araba Murat, Cümbür Cemaat” gösterisinin ortaya çıkış sürecinden, Neslihan Arol’un oyunculuk deneyimlerinden ve sahnede kadın temalarının nasıl yer bulduğundan söz ettik.
Performans, geçtiğimiz Mart ayında Nazım Hikmet Kültür Merkezi Münih’in 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında sahnelendi. Gösteriden kısa reelleri Instagram sayfamızda bulabilirsiniz.

Neslihan Arol kimdir?
Neslihan Arol, Berlin’de yaşayan İstanbullu bir oyuncu, tiyatro yönetmeni ve akademisyendir. Boğaziçi Üniversitesi’nden kimya mühendisi olarak mezun oldu. Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama Yüksek Lisans Programı’nı feminist perspektiften clown üzerine pratik odaklı bir tez ile tamamladı. Devamında UdK Berlin Sahne Sanatları Fakültesi’ndeki doktora tezi için feminizm ve komedinin kesişim noktalarını clown, stand-up komedi ve meddahlık üzerinden araştırdı ve uluslararası festivallerde sahneye taşıdı. Kendi yazdığı ve yönettiği tiyatro projelerinin yanı sıra, Bühne für Menschenrechte’nin oyunlarında 2017’den bu yana oynamaktadır ve bağımsız tiyatro gruplarına dramaturjik danışmanlık sunmaktadır. Ayrıca, 15. Stuttgart Avrupa Tiyatro Buluşması’nda Almanya prömiyerini ve 4. Uluslararası Bergama Tiyatro Festivali’nde Türkiye prömiyerini gerçekleştiren Alman-Türk ortak yapımı “Afet & Diana”’da da oyuncu olarak yer almaya devam etmektedir.

2023 yılında başrol oyuncusu olduğu ilk filmi “Açık Kapılar Ardında” 30. Uluslararası Adana Film Festivali’nde ulusal uzun metraj film yarışmasına dahil edildi ve yönetmenlik ödülü aldı.

Frankfurt’ta çeyrek asırlık festival

Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali ödüllerle başladı, ödüllerle sona erdi. En İyi Film kategorisinde Altın Elma Ödülü, Doğuş Algün’ün ilk filmi “Ölü Mevsim”in oldu.

Almanya’daki en kapsamlı Türk sineması etkinliklerinden biri olan, çeyrek yüzyılı geride bırakan Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali, bir hafta boyunca Türkiye ve Almanya’dan filmleri, sinemacıları ve sinemaseverleri buluşturdu.

Genç yönetmen Doğuş Algün’ün ilk filmi “Ölü Mevsim” ile En İyi Film Ödülü’nü kazandığı festival süresince, Frankfurt ile çevresindeki on kentte yer alan 20’ye yakın sinema, tiyatro ve diğer kültürel mekanda yaklaşık 60 film gösterildi. Ayrıca konserler, sanatçılarla sohbet buluşmaları, sinemayla ilgili toplantılar ve bir de sergi gerçekleştirildi.

Kültürlerarası Transfer Derneği’nin “Türkiye’den Sesler, Küresel Hikayeler” sloganıyla düzenlediği 25. Frankfurt Türk Film Festivali, uzun yıllardır festival kapsamındaki pek çok etkinliğe ve film gösterimine ev sahipliği yapan Cinestar Metropolis’teki galayla başladı. Festival, yine aynı mekanda düzenlenen ve çeşitli kategorilerde Altın Elma ödüllerinin sahiplerini bulduğu törenle sona erdi. Ödüller, Türkiye ve Almanya’dan tanınmış sinema yönetmenleri ve oyuncularından oluşan jüriler tarafından belirlendi. 

Ölü Mevsim: Olağanüstü Bir Eser
Uzun metrajlı film kategorisinde Altın Elma En İyi Film Ödülü, Doğuş Algün’ün yönettiği, Türkiye, İtalya ve Kuzey Makedonya ortak yapımı Ölü Mevsim filmine verildi. Festivalin büyük jürisi, başrollerini Funda Eryiğit, Ece Yaşar ve Erdem Şenocak’ın paylaştığı, Doğuş Algün’ün yönettiği Ölü Mevsim filmini “En İyi Film” seçerken, karar gerekçesinde şu ifadelere yer verdi: “Günümüz Türkiyesi’ne dair çok katmanlı bir tablo yansıtan film, duygusal gücü büyük, ustalıkla yönetilmiş ve oynanmış olağanüstü bir eser.” Jüri açıklaması, Almanya’dan tanınmış sinema ve televizyon oyuncuları Tim Seyfi ile İdil Üner tarafından sahnede hem Almanca hem Türkçe olarak okundu.
Bu kategoride ayrıca Sinan Kesova’nın Büyük Kuşatma, Erkan Tahhuşoğlu’nun Döngü, Hikmet Kerem Özcan’ın Hakkı, Orhan İnce’nin Hevi, Nedim Güç’ün Mukadderat, Ceylan Özgün Özçelik’in On Saniye, Cem Özüduru’nun Turbo ve Nehir Tuna’nın Yurt filmleri de yarıştı.

En İyi Film Ödülü’nün takdiminde: Sunucular Ebru Susur ve Nefise Karatay, yönetmen Doğuş Algün, Festival Başkanı Hüseyin Sıtkı ile jüri üyeleri İdil Üner ve Tim Seyfi

Döngü filmindeki performansıyla Serpil Gül En İyi Kadın Oyuncu, Hevi’deki rolüyle Ömer Akalın En İyi Erkek Oyuncu seçildi. On Saniye filmiyle Ceylan Özgün Özçelik En İyi Yönetmen, Yurt filmiyle Nehir Tuna ise En İyi Senaryo ödülünü kazandı.
Kısa film ve belgesel dallarında ödüle layık görülen yapımlar arasında Umut Şilan Oğurlu’nun Türkiye yapımı Dilan Hakkında Konuşmalıyız, Annie Krause’nin Almanya yapımı Übermorgen ve Hasan Ete’nin İyi Ölüm belgeseli yer aldı.
Festivalin Seyirci Ödülü ise Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği Kuru Otlar Üstünde filmine verildi.
Aralarında Nur Sürer, Ali Sürmeli, Serpil Gül, Murat Şeker, Tim Seyfi ve İdil Üner’in de bulunduğu, Türkiye’den ve Almanya’dan tanınmış sinema sanatçıları ile yönetmenlerin katıldığı ödül töreninde konuşan Festival Başkanı Hüseyin Sıtkı, 25. kez gerçekleştirilen festivalin çok yoğun, canlı ve başarılı geçtiğini ifade etti.

Onur ödülleri açılış galasında verildi
Türkçe ve Almanca sunuculuğunu Nefise Karatay ile Ebru Susur’un üstlendiği törende, Hessen Eyaleti’ni temsilen katılan Bilim, Araştırma, Sanat ve Kültür Bakanlığı Müsteşarı Christopher Degen de bir konuşma yaptı. Degen, hükümetinin sanat özgürlüğünün otoriter yönetimler tarafından tehdit edildiği bir dönemde, Türk film kültürünü geniş bir izleyici kitlesiyle buluşturan ve artık Hessen kültür dünyasının bir parçası haline gelen bu festivali desteklemeye devam edeceğini vurguladı.

Açılış galasında onur ödülü alanlar: Pelin Öztekin (babası Rasim Öztekin için), Güven Kıraç, Şerif Sezer, Biket İlhan, Erden Altan ve festivalin onur konuğu, Bir Cumhuriyet Şarkısı’nın başrol oyuncusu Salih Bademci

Festivalin açılış galasında düzenlenen törende, Türk sinemasının usta isimlerinden Şerif Sezer, Güven Kıraç, yönetmen Biket İlhan, oyunculuk kariyerine Türkiye ve Almanya’da başladıktan sonra yaşamını İsveç’te sürdüren Erden Alkan ile 2021 yılında hayatını kaybeden tiyatro ve sinema oyuncusu Rasim Öztekin’i temsilen kızı Pelin Öztekin’e festivalin onur ödülleri takdim edildi.

Gökhan Mumcu ve Ebru Susur’un Türkçe ve Almanca sunumuyla gerçekleşen açılışta, festivalin görünürlüğüne katkı sunan gazetecilere teşekkür plaketleri verildi. Ayrıca, geçen yıl yaşamını yitiren kıdemli gazeteci Mehmet Canbolat da törende anıldı.

Festival Başkanı Hüseyin Sıtkı, Frankfurt Büyükşehir Belediye Başkanı Mike Josef ve Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosu Nagihan İlknur Akdevelioğlu, açılışta yaptıkları konuşmalarda festivalin Almanya’daki Türk toplumunun kültürel zenginliğini görünür kıldığını, Frankfurt ve çevresinin kültür takviminin vazgeçilmez bir parçası haline geldiğini vurguladılar. Sıtkı, 25 yıl önce yalnızca sekiz filmle başlayan festivalin bu süre zarfında binden fazla filmi, yüzlerce sinema oyuncusu ve emekçisini sinemaseverlerle buluşturduğunu belirterek, “Bunu hiçbir ticari kaygı gütmeden, küçük ama inançlı bir ekiple gerçekleştirdik” dedi.

“Bir Cumhuriyet Şarkısı” filminin gösterimiyle başlayan festival; Hessen Eyaleti Bilim ve Kültür Bakanlığı, Frankfurt Büyükşehir Belediyesi, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosluğu ve Hessen Film ve Medya Kurumu başta olmak üzere çok sayıda kamu ve özel kurumun desteğiyle gerçekleştirildi. Türkiye’deki proje ortağı ise Kültürlerarası İşbirliği ve Diyalog Derneği (KADİM) oldu.

Festival, Hessen Eyalet Başbakanı Boris Rhein, Bilim ve Kültür Bakanı Timon Gremmels, Frankfurt Büyükşehir Belediye Başkanı Mike Josef ve Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosu Nagihan İlknur Akdevelioğlu’nun himayesinde düzenlendi. Etkinlikler yalnızca Frankfurt’la sınırlı kalmayıp Wiesbaden, Offenbach, Langen, Mühlheim, Rodgau, Ober-Ramstadt, Rödermark, Ginsheim-Gustavsburg, Michelstadt ve Miltenberg gibi çevre kentlere de yayıldı.

Bu etkinlikler arasında “Rock Around The Orient” grubunun sahne aldığı festival kapanış partisi, genç piyanist Utku Asan ile ud virtüözü Bülent Okan’ın “Şark ile Garp’ın Buluşması” başlıklı konseri ve “Sinemanın Geleceği ve Yapay Zeka” temalı paneller de yer aldı.

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ı Alman Korolar Festivali’nde

Almanya’nın Hessen Eyaleti’nin ilk çok sesli Türk korosu olan MainSES Koroları, Nürnberg’de düzenlenen Almanya’nın en prestijli koro etkinliklerinden Deutsches Chorfest 2025’e katıldı. 400 koronun yer aldığı ve 628 konserin verildiği festivalde, sahneye çıkan tek Türk çok sesli koro ve tek Türk çocuk korosu olarak MainSES Koroları, büyük ilgi gördü.

Almanya’nın en prestijli koro festivallerinden biri olan Deutsches Chorfest 2025, Nürnberg’de “Stimmen der Vielfalt” (Çeşitliliğin Sesleri) temasıyla gerçekleştirildi. Festivalde, MainSES Chor & Ensemble e.V. çatısı altında faaliyet gösteren MainSES Çok Sesli Korosu ve MainSES Çocuk Korosu, sanat yönetmeni ve koro şefi Burcu Özcanyüz Seymen yönetiminde sahne aldı. MainSES, Hessen Eyaleti’nden festivale katılan ve tek Türk çok sesli koro olma özelliği taşıyan topluluk olarak dikkat çekti.

3 Farklı Mekanda Unutulmaz Performanslar
45 kişilik koro kadrosu, Nürnberg’deki Theater Pfütze, Haus der Kinder Gabelsbergerstraße ve büyük ilgi gören Katharinensaal – Şehir Kütüphanesi salonlarında toplam beş konser verdi. T.C. Nürnberg Başkonsolosu Fatma Taşan Cebeci’nin de izlediği konserde, birçok izleyici salon kapasitesi aşıldığı için dışarıda kaldı.

Kültürlerarası ve Çok Sesli Repertuvar
MainSES Koroları, geleneksel türkülerden dünya müziğine, Almanca pop ve çocuk şarkılarından özgün bestelere kadar geniş bir repertuvar sundu. Programda öne çıkan eserler arasında; Yakup Kıvrak’ın bestelediği “Sevgi Çiçeği” adlı eserle ifade edilen “Yurtta Barış, Dünyada Barış” teması, Almanya prömiyeri MainSES Çok Sesli Korosu tarafından gerçekleştirilen, sözleri Orhan Pamuk’a, bestesi Dr. Aykut Önder Sarıçiftçi’ye ait “Yeni Hayat” adlı eser ve Doç. Dr. Hakan Bağcı’nın çok sesli düzenlemesini yaptığı, yine Almanya’da ilk kez seslendirilen “Yeni Biteyi” adlı Karadeniz türküsü yer aldı.
“Yeni Hayat”ın icrasında, görme engelli müzisyen ve korrepetitör Bera Aydın’ın etkileyici solosu dinleyiciler tarafından büyük beğeni topladı.

Konserlerde izleyiciler şarkılara ritim tutarak ve mırıldanarak eşlik etti. Özellikle çocuk korosunun içten performansı ve enerjisi ile ardından iki koronun birlikte performansı izleyicileri hem duygulandırdı hem coşturdu.
Korolar, konser salonlarının dışında da Nürnberg sokaklarında ve meydanlarında spontane mini performanslar gerçekleştirerek festivale renk kattı.

Profesyonel Kadro ve Gönüllü Destek
Festivalde kendi korosuyla katılan tek Türk koro şefi olan Burcu Özcanyüz Seymen, sanat yönetimi ve koro şefliğini üstlendi. Toplulukta korrepetitör olarak Bekir Bera Aydın, ses grubu lideri olarak ise Zeynep E. Dökmen görev aldı. Derneğin başkanlığını yürüten Hanife Gürzoğlu ve Pınar Topal öncülüğünde, ailelerin de katılımıyla MainSES Chor & Ensemble Derneği’nden yaklaşık 90 kişilik gönüllü bir kadro festivale katılım sağladı.

Festivalden unutulmaz anılar ve birlik, bütünlük duygusuyla ayrılan topluluk, müziğin ve sanatın birleştirici gücüne olan inancını bir kez daha vurguladı. Pedagojik, sanatsal ve müzikal anlamda profesyonel emeğin önemini ortaya koyan MainSES Koroları, bir sonraki projeler için çalışmalarını sürdürüyor.

Prova ve İletişim
MainSES Koroları, çalışmalarını okul tatil dönemleri dışında Frankfurt am Main merkezli Türk Kültür Merkezi’nde sürdürüyor. Korolar herkese açık ve her zaman katılım mümkün.
Ayrıntılı bilgi için: www.main-ses.de