Cuma, Nisan 24, 2026
Startseite Blog Sayfa 4

“Amazonenbrüste” von Reyhan Şahin

Amazonen verkörpern Stärke, Widerstandskraft und Unbeugsamkeit. In Amazonenbrüste greift Reyhan Şahin dieses Bild auf und macht daraus eine Haltung: dem eigenen Körper, der Krankheit und der Welt mit Kraft zu begegnen – auch wenn alles ins Wanken gerät.

Reyhan Şahin war schon lange vor ihrer Krebsdiagnose eine Amazone. Als feministische Rapperin, als Frau mit Migrationsgeschichte in der Wissenschaft, als jemand, der sich Räume genommen hat, in denen sie nicht vorgesehen war. Abwertung, Hass und Geringschätzung ließ sie an sich abprallen – ihre persönliche Superpower. Doch mit der Diagnose Brustkrebs gerät selbst diese Stärke ins Wanken.

In diesem Buch begleitet man sie vom Schock der Diagnose über Chemotherapie und körperliche Veränderungen bis hin zur langsamen Rückeroberung ihres Lebens. Amazonenbrüste ist kein glatt polierter Erfahrungsbericht, sondern roh, ehrlich und sehr persönlich. Reyhan Şahin schreibt über Angst, Kontrollverlust und Schmerz aber auch über Wut, Humor und den Willen, sich nicht brechen zu lassen.

Reyhan Şahin – Amazonenbrüste – Wie ich den Brustkrebs bekämpfte

Was mich besonders berührt hat, ist die Rolle ihrer Freund:innen. Wie sie während der Erkrankung an Reyhan Şahins Seite bleiben, sie auffangen, begleiten und ihr Halt geben – ganz selbstverständlich, ohne großes Pathos. Diese gelebte Solidarität, dieses füreinander Dasein, zieht sich leise, aber kraftvoll durch das Buch und zeigt, wie wichtig Gemeinschaft in Momenten ist, in denen man selbst kaum Kraft hat.

Amazonenbrüste ist ein Buch über den Körper als Schlachtfeld, über Verletzlichkeit und Stärke und darüber, dass man selbst als Amazone nicht alleine kämpfen muss. Ein wichtiges, ehrliches Buch, das lange nachwirkt.

Yalla, Amazonenpower. 🖤

Buchdetails
Titel: Amazonenbrüste – Wie ich den Brustkrebs bekämpfte
Autor: Reyhan Şahin
Verlag: Tropen Verlag
Erscheinungstag: 13.09.2025
Seiten: 240 Seiten
ISBN: 978-3-608-50290-9

Tuba Türker

Fuat Saka “Karanlık Sular” ile “Bu dünya hepimize yeter” mesajı vermeye devam ediyor

Usta Sanatçı Fuat Saka’nın göç senfonisi bu kez de Almanya’nın Siegen kentinde çalındı. Göçmenlerin ve sığınmacıların sorunlarını, acılarını ve umutlarını müzik aracılığıyla dile getiren eser, birçok ülkede olduğu gibi Almanya’da da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı direnişi güçlendiriyor.

Yaşamının 20 yıllık bölümünü sürgündeki bir göçmen olarak geçirmek zorunda kalan Usta Sanatçı Fuat Saka, bestelediği göç senfonisi “Karanlık Sular” (Dark Waters) aracılığıyla “Bu dünya hepimize yeter!” mesajını göndermeye devam ediyor.

Saka’nın daha önce dört kez, her biri farklı bir orkestra tarafından icra edilen eseri son olarak Almanya’nın tarihi sanayi ve üniversite kentlerinden Siegen’de müzikseverlerle buluştu.

Almanya’nın en genç şeflerinden Luka Hauser’in yönetimindeki Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası’nın icra ettiği, Fuat Saka’nın yanı sıra Yunanistan ve Türkiye’den sanatçıların şarkıları ve müzikleriyle katıldığı konser Siegen’in en önemli kültür merkezlerinden “Apollo Tiyatrosu”nda gerçekleştirildi. Siegen ve çevresinden klasik müzik dinleyicilerinin yanı sıra, Londra, Amsterdam, Viyana, Hamburg, Frankfurt, Köln, Münster gibi çeşitli kentlerden gelen Fuat Saka hayranlarının da izlediği yaklaşık 1,5 saatlik konser, hem müzik kalitesiyle hem de derin mesajıyla yine büyük bir sanatsal başarı olarak tarihe geçti. Saka ile senfoninin diğer solistleri Ioanna Forti (şarkıları Türkçe söyleyerek), Zacharias Spridakis (Girit kemençesiyle) ve Cihan Yurtçu (çoban kavalıyla) ve tabii ki Şef Luka Hauser ile bir bölümü göçmen kökenli yaklaşık 70 müzisyenden oluşan Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası dakikalarca ayakta alkışlandı. Alkışlar bitmek bilmeyince senfoninin Fuat Saka’yla Ioanna Forti’nin düet yaptığı son şarkısı “Yabancı Topraklar” tekrar çalındı, söylendi.

Fuat Saka ve Ioanna Forti

“Türkiye Avrupa Kültür Forumu” ile Güney Vestfalya Filarmoni’nin düzenlediği, Çokkültürlü Forum’un (Lünen) desteğiyle gerçekleştirilen konser, yine Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Almanya seksiyonunun himayesindeydi.

Güney Vestfalya Genel Sanat Yönetmeni Michael Nassauer, dinleyicileri ve müzisyenleri selamladığı konuşmasında Fuat Saka’nın da göç ve sürgünü bizzat yaşamış bir sanatçı olarak, bu eseriyle göçmenler ve sığınmacıların sesi olduğunu vurguladı.

UNHCR’nin yöneticilerinden eski milletvekili Bernhard von Grünberg de konuşmasında günümüz dünyasında yüz binlerce insanın sığınmacı olarak giderek daha da kötüleşen koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çalışırken, bu konudaki yardımların büyük bir hızla azaltıldığına işaret etti. Göç ve sığınmacılık konularının büyük sorun olarak gündemde tutulduğu Almanya’daki sığınmacıların tüm dünyadakilerin çok küçük bir bölümünü oluşturduğuna dikkat çeken Grünberg, Almanya’nın da bu alandaki desteğinde kesintiye gitmesini eleştirdi.

Siegen’de konserden iki gün önce düzenlenen “Avrupa çerçevesinde sığınmacılığın ve göçün güncel boyutları” başlıklı konferansta konuşan Fuat Saka da göçün insanlığın başladığı günden bu yana yaşanan bir olgu olduğunu belirterek, bu konuyu tartışırken öncelikle “göçü tetikleyen nedenlere” kafa yorulması gerektiğini vurgulamış, “Bu dünya herkese yeter” mesajını vermiş ve “Keşke savaşlar olmasaydı da biz de göçün senfonisini yazmasaydık” demişti.

Fuat Saka’nın pandemi döneminde, 2020 yılında bestelediği, Atina’dan Vangelis Zografos’un da orkestrasyonunu üstlendiği “Karanlık Sular” (Dark Waters) 2022’den bu yana iki kez Türkiye, iki kez de Almanya’da sahnelendi.

İstanbul’daki konser Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda, Şef Anastasios Symeonidis yönetimindeki Cemal Reşit Rey Orkestrası, Köln’deki konser Filarmoni Salonu’nda, Şef Ustina Dubitsky yönetimindeki Köln Senfoni Orkestrası (Gürzenich Orkestrası), Münster’deki konser Şehir Tiyatrosu’nda Şef Thorsten Schmid-Kapfenburg’un yönetimindeki Münster Senfoni Orkestrası ve büyük depremde yaşamını yitirenlerin anısına Hatay’ın Defne ilçesinde verilen konser de, Şef Eray İnal’ın yönetimindeki Çukurova Filarmoni Orkestrası tarafından icra edilmişti.

Eser, sadece çeşitli nedenlerle yaşadıkları ülkeleri terk edip göç yollarına koyulan, gitmek istedikleri yere ulaşamadan yollarda (örneğin Akdeniz’in karanlık sularında) ya da göç ettikleri ülkelerde yaşamını yitiren göçmenlerin trajedisini değil, onların gittikleri yerlerdeki umutlarını, hayallerini de işliyor. Sadece savaşlar ve diğer felaketler nedeniyle son yıllarda Asya ülkelerinden ve Orta Doğu’dan Avrupa’ya sığınmaya çalışan insanları değil, 60 – 65 yıl önce Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerine gidip önce “misafir işçi” sonra da “göçmen” olanların da sesi olmayı hedefliyor. Örneğin senfoninin 9’uncu bölümü, Fuat Saka’nın 1960’lı yılların başında çalışmak için Almanya’ya göç eden ve burada genç yaşta yaşamını yitiren abisi Sürap Saka’ya ithaf ettiği “Nereye?” başlıklı ağıttan oluşuyor.

Yarısı sözlü, yarısı da enstrümantal eserlerden oluşan senfoninin Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde sunulması için çalışmalar sürüyor. Eser 23 Ocak 2026 tarihinde Mersin Yenişehir Belediyesi’nin organizasyonuyla Yenişehir Atatürk Kültür Merkezi’nde müzikseverlerle buluşacak.

Orkestra Şefi Luka Hauser: “En güzel yanı birlikte müzik yapmak”

Fuat Saka’nın göç senfonisini icra eden Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası’nı yöneten 28 yaşındaki Şef Luka Hauser, konserden sonra kendisine yönelttiğimiz soruları yanıtlarken, “Bu tür projelerin en güzel yanı, aynı dili konuşmasak bile birlikte müzik yaparak birbirimizle iletişim kurmamız” dedi.

Almanya’daki en genç orkestra şefleri arasında yer alan ve müzisyen bir ailenin çocuğu olan Hauser’in de çok kültürlü ve göçlü bir geçmişi var. Annesi Sırp, babası Alman olan, kendisi de İspanya’da 1997 yılında dünyaya gelen Hauser, küçük yaşlarda başladığı müzik eğitimini Almanya’da Weimar ve Berlin’de tamamlamış. Halen Stuttgart Devlet Operası’nın müzik direktörlerinden biri olarak çalışan Hauser, yaklaşık 70 deneyimli müzisyenden oluşan Güney Vestfalya Senfoni Orkestrası’nın yönetimini göç senfoni konseri için üstlendi.

Fuat Saka’nın hazırladığı senfoni, sizin yönetiminizde Philharmonie Südwestfalen tarafından başarıyla icra edildi. Göç üzerine senfoni formatında yazılmış ilk müzik eseri olma özelliğini taşıyor. Göç, çağımızın en önemli meselelerinden biri. Bu eseri seslendirecek orkestrayı yönetme kararı sizin miydi? Bu eser ve Siegen’de Philharmonie Südwestfalen ve Türk veya Yunan solistlerle birlikte sahnelenmesi hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Hauser: Bu eseri Philharmonie Südwestfalen ile seslendirme kararı, Genel Sanat Yönetmeni Michael Nassauer’den gelmişti. Benim bu projenin yönetimini üstlenme önerisi de ondan geldi. Fuat Saka’nın Türk ezgileri ve ritimlerinin yanı sıra kemençe ve kaval gibi çalgılarla karakterize edilen Doğu müzik dili ile bir senfoni orkestrasının Batı müzik dili arasında bir kesişme noktası bulmak benim için çok ilginçti.
Bu eserde anlatılan kişisel göç öyküsü beni derinden etkiledi ve oldukça güncel bir konu. Müzik, hem zor duyguları ifade etmenin bir yolu olabilir, hem benzer öyküleri olan birçok milletten müzisyenin orkestrada bir araya getirerek birlikte dinleyici kitlesine ulaşmalarına fırsat sağlayabilir.

Almanya, göçün yoğun bir şekilde tartışıldığı ülkelerden biri. Göçmenleri bu ülke için bir zenginlik olarak görenler olduğu gibi, onları giderek daha ciddi sorunların kaynağı, bir yük ve bir tehdit olarak görenler de var. Sizin de bir göç geçmişiniz var. Bu konudaki görüş ve deneyimlerinizi anlatır mısınız?
Hauser: Belirli bir yere bağlı olmamanın hissini çok iyi anlayabiliyorum. Annem Sırbistan’dan, babam da Alman. Ama ben İspanya’da doğup büyüdüm. Hayatım boyunca birçok kez bir yerden bir diğerine taşındım ve nerede olursam olayım kendimi orada memleketimde hissettim.
Kişisel deneyimime göre, vatan hissi bir yere değil, insanlara bağlıdır ve bence aynı anda birçok farklı yer vatan olabilir. Dahası, müzik benim için çok önemli bir rol oynuyor: Müzik yapabildiğim ve diğer müzisyenlerle bağlantı kurabildiğim her yerde kendimi memleketimde hissediyorum.

Sizce konserinizde sizi dakikalarca alkışlayan müzikseverler, bu eserin mesajını da almışlar mıdır?
Hauser: Konser sonrası dinleyicilerin coşkulu tepkisinin, kökenlerimiz ne olursa olsun biz insanların aynı duyguları paylaştığımızın farkına varmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İster sevdiklerini kaybetme acısı ister dans ve müzikte ifade edilen yaşam sevinci olsun, bu duygular bizi konserde birbirimize bağlıyor.
Üstelik önyargıları bir kenara bırakıp klişelerin yönlendirmesine izin vermediğimizde, birbirimize empati ve merakla yaklaştığımız anda çok daha fazla ortak noktamız olduğunu öğreniyoruz. Konser sonrası sohbetler sırasında dinleyicilerimde de bunu hissettim.

Bu eser, Türkiye, Yunanistan ve Almanya’dan sanatçıların ortak çalışması, belki de bu ülkelerin müzik geleneklerinin bir sentezi ve aynı zamanda çok kültürlü bir proje olarak sunuldu. Benzer çok kültürlü eserlerin Almanya ve Avrupa’daki müzikseverler arasında ilgi görme şansı olduğuna inanıyor musunuz? Başka benzer projeler var mı?
Hauser: Kesinlikle, bu tür projelerin başarı şansı var. Bu tür programları programa koymak, Michael Nassauer gibi organizatörlerin ve sanat yönetmenlerinin cesaretini gerektiriyor. Seyircilerin coşkusu da bu tür projelere büyük ilgi duyulduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Benim için bu proje, bu farklı müzik dillerini daha derinlemesine inceleme merakımı kesinlikle uyandırdı. Özellikle doğaçlama tarzı ve Türk müziğinin çeşitli ritimleri beni büyüledi.
Müzik direktörü (Kappellmeister) olarak çalıştığım Stuttgart’ta, Berlin’den Babylon Orkestrası ve Fildişi Sahili’nden şarkıcı ve dansçıların yer aldığı La Fleur grubuyla da projeler yürütüyoruz. Müzik aracılığıyla farklı kültürleri buluşturan diğer projeleri de sabırsızlıkla bekliyorum. En güzel yanı, aynı dili konuşmasak bile birlikte müzik yaparak birbirimizle iletişim kurmamız.

Bu da ilginizi çekebilir:

Hocaların Hocası Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’a veda

Geçtiğimiz perşembe günü yaşamını yitiren “Hocaların Hocası” Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, Türkiye’den başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine işgücü göçünün yakın tanıklarının başında geliyordu.

Yaşam öyküsü 104 yıl önce dünyaya geldiği Viyana’da başlayan gazeteci, hukukçu, sosyolog, siyaset bilimci Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) talebiyle Almanya’ya gelerek, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik gerekçelerle yaşanan göç hareketleri ve Almanya’daki Türk işçilerinin durumunu araştırdı. Bu konuda hazırladığı raporlar ve 1964’te yayımlanan “Batı Almanya’da Türk İşçilerinin Sorunları” adlı kitabıyla hem Alman, hem de Türk hükümetlerini o dönemler “misafir işçi” olarak tanımlanan ve henüz “göçmen” olarak kabul edilmeyen insanlarımızın yaşadığı koşulları, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal hakları üzerine bir bölümü halen geçerli olan iyileştirici önerilerde, ortaya çıkabilecek sorunlar hakkında da sonraki yıllarda haklılığı ortaya çıkan uyarılarda bulunmuştu.

Daha sonraki yıllarda da çalıştığı ya da misafir öğretim üyesi olarak bulunduğu üniversitelerde (Ankara, Boğaziçi, Hür Berlin, Münih, New York City, Denver, Georgetown ve Los Angeles üniversiteleri) bu konularda çalışmalarını sürdüren ve bu arada haklı olarak “Hocaların Hocası” ünvanını kazanan Prof. Abadan Unat’ın 2001 yılında yayımlanan ve aradan geçen sürede birkaç baskısı yapılan kitabı “Bitmeyen Göç – Konuk İşçilikten Ulus Ötesi Yurttaşlığa” halen göç konusunda en önemli başvuru eserleri arasında yer alıyor.

Ankara Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de öğretim üyeliğini sürdüren ve yaklaşık 15 yıl önce sağlık problemleri nedeniyle bu üniversiteden ayrılan Prof. Nermin Abadan Unat, ilk eşi Prof. Yavuz Abadan ve ikinci eşi Prof. İlhan Unat’ın soyadlarını birlikte kullanıyordu.

Prof. Dr. Abadan Unat, 2021 yılında 22 yıl emek verdiği Boğaziçi Üniversitesi’ne gidip, rektörlüğe sırtını dönerek üniversiteye, akademisyenlerin nöbetine katılmış ve “kayyum rektör” protestosuna fiilen destek vererek, “Yakında 100 yaşında olacağım. Bu ülke daha güzel günleri hak ediyor. Sizler gençsiniz, ülkenizden ümidinizi kesmeyin, dayanın.” mesajı vermişti.

Dört yıl önce, 100’üncü yaş günü dolayısıyla kendisini ziyaret ettiğimiz Hocamızın mesajları BirGün gazetesinde 3 Eylül 2021 tarihinde yayınlanmıştı.

Güncelliği halen devam eden bu mesajları yeniden yayınlayarak, bu örnek bilim insanının anısı önünde saygıyla eğiliyoruz:

ALMANYA EMEK GÖÇÜNÜ ANLAMADI
“Avrupa, özellikle de Almanya, göçten gereken sonuçları çıkarmadı. Çünkü bütün ilişkilere tek taraflı olarak baktı. Yani önce ismen çağrılan, sonra kurayla gelenlere ‘Gastarbeiter’, yani ‘konuk işçi’ olarak baktı. Gelenlerin birkaç yıl sonra dönecekleri öngörülüyordu. Hâlbuki bir emek göçü başlamıştı. Hem bunu görmediler hem de bunun sonucu olarak bu emek göçünün gereklerini anlamadılar. Örneğin işçi çocuklarının okulda başarılı olabilmesi için özel bir destek lazım. Bunu yapmadı, onları eğitimcilerin çabalarına bıraktı. Böylece işçi çocuklarının çoğu ‚Gymnasium’a (liseye) gidemedi ve yükseköğrenim için önleri açılmadı. Herkesin üniversite mezunu olması şart değil ama herkes için bu yolu açmak lazımdı. Yani Almanya, daha çok kendisi için gerekli şeyleri düşündü.
Türkiye’de yapmak istediklerini gerçekleştiremedi. İşçilerin Almanya’daki deneyimleriyle ülkeye dönüp, buradaki ekonomik yaşama katılmaları öngörülüyordu, olmadı. İşçilerin oralardaki birikimleri, verimli yatırımlara dönüştürülmedi. Hâlbuki işçilerimiz çok yüksek oranda tasarruf yapıyorlardı; ancak yönlendirilmediler. Onlar tasarruflarını muhakkak kendi doğdukları yerlerde değerlendirmek istiyorlardı. Ancak bu çoğunlukla verimli olmuyordu. Örneğin kooperatifle Anadolu’nun ortasında ayçiçek yağı imal eden bir fabrika kurdular. Fakat bu fabrikanın işleyeceği ayçiçeğinin Trakya’dan getirilmesi gerekiyordu. Birçok yatırım buna benzer biçimlerde başarısız oldu. Diğer ülkeler açısından da durum böyle. Hollanda olsun, Fransa olsun, Danimarka ve İsveç olsun; hep tek taraflı bir süreç oldu oralarda göç.”

“Şimdiki kaçış daha da üzücü. Çünkü onlar canlarını kurtarmak için ülkelerini terk ediyorlar. Özellikle kadınlar için durum büsbütün bir çıkmaz. Ezici bir erkek egemenliğinden kaçmak üzere yollara dökülüyorlar. Bu kaçan insanların bir kısmı, her türlü iletişimden de yoksun. Okuma yazma öğrenimi ve temel eğitimi göremiyorlar. Tek hedefleri canlarını kurtarmak… Titanik’in batışı gibi bir durum yaşanıyor. Bütün bunlar, Atatürk’ün laiklik ve halkçılığının ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.”

DAYANIN GENÇLER, DÜNYA KİMSEYE KALMAYACAK
“Gençlerimiz hayallerini kurmak için sabır göstermiyorlar. Çünkü artık her türlü imkân var. Sanki onlara gittikleri yerlerde ‘buyur’ denecek. Bu çok acı bir şey… Yani göç kolay bir şey değil. Dostunuzu, ailenizi kaybediyorsunuz. Dili ne kadar bilseniz de daima yüzünüze vururlar. ‘Aman ne kadar güzel konuşuyor, sanki buralı gibi’ diyerek, onlardan olmadığınızı hatırlatırlar. Onun için gençler çok iyi düşünmeli. Gençlerin en büyük sermayesi, gençlikleri… O sevmedikleri ortam yarın değişecek. Ben görmeyeceğim, ama onlar görecek. Bugün 17-18 yaşında olan gençler, 50 sene sonrasını düşünsün. 40-50 yıl sonra neler olacak, neler… Bu dünya kimseye kalmayacak.”

“Bütün önemli araştırmalar, şunu gösteriyor: Göçmenlerin yeni ülkeye entegrasyonun tamamlanması için üç kuşak geçmeli. Bu tamamlanmadan yeni bir ülkede başarılı olmak, yükselmek ve eşitliğin sağlanması çok zor. Ben Uğur Şahin’in çok mütevazı bir aileden geldiğini sanıyorum. Herhalde ona üniversitede tıp tahsilinin yolunu açan iyi kalpli, dost bir Alman olmuştur. Yoksa onu ‚Realschule’ye gönderirler ve meslek eğitimine yönlendirirlerdi.”

“Türkiye’ye geldiklerinde yeni köprüler, yollar gibi gözle görünür şeylerle karşılaşıyor, bunları büyük başarı olarak görüyorlar. Altyapıya hiç bakmıyorlar. Bu iktidar, altyapıyla çok az ilgileniyor. Zaten gereğince ilgilenselerdi, bu kadar sel ve yangın felaketi olmazdı. Almanya’da ise bilindiği gibi sosyal demokrat parti SPD tarihsel olarak işçiden yana bir parti. Orada işçi kökenini hatırlıyor, ona yakın duruyorlar. Ama Türkiye’ye gelince, buradaki hükümetle iftihar ediyorlar. Onun için farklı anlayışları var.”

ÇAĞRI: ALMANYA’DA TÜRKİYE ARAŞTIRMALARI
“Dostlardan ve meslektaşlardan istediğim bir şey var. O da Almanya’da Cumhuriyet Türkiye’si üzerinde araştırma yapan bir merkezin kurulması… Münih Üniversitesi’nde bir sene ders verdim. O dönemde rektörlük konferanslarına da katılan Kültür Bakanı Prof. Hans Maier’dan da bunu rica etmiştim. Bir türlü olmadı. Bir üniversitenin böyle bir ihtiyaç duyması lazım. Hiçbir Alman üniversitesi, böyle bir ihtiyaç göstermedi. Ben bunu çok büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Kimi zaman Der Spiegel dergisi kimi zaman bilmem hangi gazete, Türkiye’yle ilgili bir kısmı doğru birtakım eleştiriler yayınlıyor. Ama bütün bu eleştirilerde Türkiye’ye ilişkin birçok temel bilginin eksikliği görülüyor.

Mesele sadece eleştiri değil. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nde rasyonaliteye öncelik veren, tarikatlara yasak getiren, laik bir düzen kurdu. Mesele Atatürk’ün Türkiye için koyduğu hedefler… Önemli olan onlar. Onun zamanında, ’Türkiye’de okuma yazma bilen erkeklerin oranı yüzde 5, okuma yazma bilen kadınların oranı için ise yüzde 2’ deniyor, ama o bile fazla gözüküyor.

O zamanki Türkiye 12-14 milyon… Bugün 80 milyonun üzerinde, giderek de büyüyor. Avrupa’da böylesine büyük bir ülkeyle ilgili bir araştırma yok. Almanya’da ne var? Arkeoloji, Türkoloji ve İslam bilimleri diye üç kürsü var. Bu çok yetersiz.

Türkiye hakkında araştırmalar yapan sayısı çok az Türk var. Almanca yazıyorlar, ama onları da ‘bizden değil’ diye karşılıyorlar.
Alman üniversiteleri PISA kriterlerine uygun bir öğretim vermek istiyorsa, bu kadar kuvvetli bir eski müttefikini, Akdeniz’de egemen olan büyük bir ülkeyi, bu ülkedeki gelişmeleri görmezden gelmemeli. Buradan giden insanlara kapıyı açtınız ama bu insanlar nereden geldi, onu hiçbir zaman soruşturmadınız. Hep tek taraflı kaldı. Bu büyük bir sorun… Türkiye ve Türkler üzerine bilgilendirme hep eksik oldu. Bugün bir Alman için, o eksik bilgilendirme yüzünden, Suriyeli, Türk ve Afgan aşağı yukarı aynı insanlar… Hâlbuki aralarında dağlar kadar fark var. Bunu üniversite ya da araştırma merkezlerine hatırlatmak istiyorum.”

Dikkate alınmadı
Prof. Dr. Unat, Almanya’daki araştırmalarını gerçekleştirdikten sonra “Batı Almanya’daki Türk İşçilerinin Sorunları” adlı kitabı kaleme aldı. Ve Türkiye’deki ilgili makamlara Türk işçilerinin sorunlarıyla ilgili bir dizi öneriler sundu. İşçilerin, o dönemin hükümetlerinin aksine, Almanya’da kalıcı olacaklarını fark etmişti.

Onların topluma entegrasyonunu sağlayacak önerileri, hükümetlerce dikkate alınmadı. Almanya uzun yıllar bir “göç ülkesi” olduğunu bile kabul etmedi.

Türkiye için ise oradaki işçilerin gönderdikleri dövizler çok önemliydi. Prof. Dr. Abadan Unat’ın 1960’ların başındaki önerilerinden bir bölümü şöyle:

• Türkiye’nin göç politikasını saptama görevi Çalışma Bakanlığı’na verilmelidir. Ayrıca iki birim kurulmalıdır, bunlardan biri işe yerleştirme, diğeri dışarı gitmek isteyenleri bilgilendirme işini yüklenmelidir.

• Türkiye’nin Almanya ve diğer ülkelerle imzaladığı anlaşma “en fazla müsaadeye mazhar millet“ kuralına uygun olarak gözden geçirilmeli; İtalya, İspanya ve

• Yunanistan işçilerine tanınan hakların tümü Türk işçilerine de tanınmalıdır.

• Alman hükümeti Türkiye’de kalifiye işgücü yetiştirmek için mesleki eğitim başlatmalı, ayrıca Almanya’ya gidecek işçilere Almanca dili kursu verilmelidir.

• Türk işçilerinin tasarruflarını döviz olarak kazandırmak amacıyla konut kredisi tasarısı kanunlaşmalıdır.

• DPT, tasarrufların heba edilmesini önlemek amacı ile anayurda ne gibi projelerin yapılmasında yarar olduğu konusunda model projeler üretmelidir.

• Türk hükümeti Almanya’da Türkçe radyo programlarının artırılmasını talep etmelidir.

PiYASA Network Münih’te keyifli bir buluşmayla 2025 yılını kapattı

PiYASA Magazin, 2008’den bu yana iş ve sosyal yaşamda aktif üyelerini PiYASA Network buluşmalarıyla bir araya getirerek paylaşım ve iletişim fırsatları sunmaya devam ediyor. 2025 yılının ikinci buluşması Aralık ayında Münih’te gerçekleşti. Community üyeleri, Pasing’deki Mozzamo’da bir araya gelerek lezzetli bir akşam yemeği eşliğinde sohbet etme, yeni bağlantılar kurma ve dostluklarını pekiştirme fırsatı buldu.

PiYASA Magazin’in kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hamide Türker, etkinlikle ilgili, “Eski ve yeni dostlarla samimi bir ortamda bir araya gelmek bizim için büyük mutluluk. Katılan tüm üyelerimize ve misafirperverlikleri için Mozzamo ekibine teşekkür ederiz. Bu buluşmalar, community üyelerimizin birbirlerini daha yakından tanıyacağı ve bağlantılarını güçlendirebileceği değerli bir ortam sunuyor. Etkinliklerimiz yeni yılda da farklı konseptlerle devam edecek.“ dedi.

PiYASA Network buluşmaları, leziz akşam yemekleri eşliğinde tanışmak, sohbet etmek, yeni iş bağlantıları ve dostluklar kurmak için harika bir fırsat sunuyor.

Etkinliğin fotoğraf galerisi için buraya tıklayın!

Münih Filmmuseum’da “Kısa Film Gecesi“: 11 Aralık’ta 9 film perdede

Münih Filmmuseum’da 11 Aralık’ta, Münchner Filmzentrum e.V. (MFZ) tarafından düzenlenen “Kısa Film Gecesi“ tekrar izleyiciyle buluşuyor. Yirmi beş yıldır düzenlenen etkinlik, kısa filmleri büyük perdede buluşturan ve her yıl haziran ve aralık aylarında düzenlenen özel bir gösterim olarak programlanıyor.

11 Aralık seçkisinde, toplam yaklaşık 77 dakika süren, farklı biçim ve temalara sahip 9 kısa film yer alıyor. Filmmuseum’da yönetmenlerin de katılımıyla gösterilecek seçkinin moderasyonunu Idún Zillmann (MFZ e.V.) ve Christoph Michel (Filmmuseum) üstleniyor. Filmler 12 aralıktan itibaren çevrim içi olarak izlenebilecek.

Seçkide yer alan filmler

1 – Shadows (6:14)
Dean Pasch’in şiirsel kısa filmi, yaşam boyunca ışık ve karanlığın etkileşimini ve gölgelerin büyüsünü anlatıyor.

2 – Glückstag (12:00)
Bernhard Wohlfahrter’in filmi, yazı sorunsuzca geçirenlerle depozito şişe toplayarak geçimini sağlayan dul bir emekli arasında kurduğu karşılaşmalar üzerinden kriz zamanında empati sorusunu gündeme taşıyor.

3 – Intimität (3:23)
Candelilla’nın müzik videosu, yakınlık ve mesafe arasındaki duygusal gerilimi görsel bir deneyimle keşfe çıkarıyor. Filmin davulcusu Sandra Hilpold etkinlikte konuk olacak.

4 – Überwindung (9:50)
Sabrina Marzell’in belgeseli, yıllar süren şiddet döngüsünü kırmak için bir eğitim programına katılan bir adamın mücadelesini izliyor.

5 – I don’t want to talk about it (7:00)
Dean Pasch, savaşın korkunç yüzünü ve barış arzusunu güçlü görüntülerle resmediyor.

6 – Klopfet an, es wird euch aufgetan (11:59)
Elisabeth Amandi, iki yetişkin kardeşin aile anılarını paylaştığı ve birçok Alman “savaş çocuğu” deneyimini yansıtan bir sohbeti aktarıyor.

7 – Nothing to cover (7:00)
Iris Fedrizzi’nin filminde Amara, kadınların saçlarını saklamaya zorlandığı bir ülkede sembolik bir özgürlük eylemi gerçekleştiriyor; filmde yapay estetikler evrensellik vurgulamak için kullanılıyor.

8 – RuckZuckGewusst – Folge #752 (9:11)
Filmmaker Paula Ruppert’in influencer karakteri Stella von Anyss ile “Sauerland” kelimesinin kökenine dair mizahi bir vodcast bölümü.

9 – Klingel Bell (10:30)
Melanie Hierhammer’ın yetişkinlere yönelik Noel hikâyesi, beklenmedik bir anda kapıyı çalan Nikolaus vesilesiyle unutulmuş bir dileğin yeniden canlanmasını konu alıyor.

MFZ e.V. (Münchner Filmzentrum e.V.), Münih Filmmuseum’un destekçi derneği olarak faaliyet gösteriyor. Kısa film etkinlikleri de dahil olmak üzere sinema programlarının oluşumunda aktif rol alıyor ve filmlere izleyiciyle buluşma platformu sağlıyor.

Yer: Filmmuseum, Münih
Tarih: 11 Aralık
Bilet: 5 Euro (Buradan alabilirsiniz)

Ne Var Ne Yok: Köln ve çevresi Aralık 2025 etkinlik önerileri

Aralık ayında Köln ve çevresinde öne çıkan etkinlikleri sizin için seçtik. Bu seçkide, hem dikkatimizi çeken hem de sizin için anlamlı olabileceğini düşündüğümüz etkinliklere yer veriyoruz.

KÖLN ETKİNLİKLERİ:

……………………………………………………………………………………………………………………

Eine Ehrenwerte Familie / Microphone Mafia – Müzikal Okuma 

Microphone Mafia’nın 30 yıllık müzikal ve politik yolculuğunu anlatan bu okuma, rap, hatıralar ve göç hikayelerini bir araya getiriyor. Rossi Pennino ve Kutlu Yurtseven’in çok dilli performansı, antifaşist duruşları ve toplumsal mücadele hikayeleriyle derin bir etki bırakıyor.

Yer: Raum für alle, Genovevastr. 94, Köln
Tarih: 07 Aralık, 17:30
Giriş: Ücretsiz

……………………………………………………………………………………………………………………

NAR – THE SOUND OF ONE
(Mehmet Akbaş & Merve Akyıldız)

Mehmet Akbaş ve Merve Akyıldız, dengbêj geleneğinden ilham alan sıra dışı bir vokal performans sunuyor. Minimal, derin ve ruhu titreten bir konser.

Yer: Lutherkirche Südstadt, Köln
Tarih: 10 Aralık
Bilet: 35 Euro (Buradan alabilirsiniz)

……………………………………………………………………………………………………………………

Pinhani Konseri

Duygusal şarkıları ve samimi sahnesiyle tanınan Pinhani, Köln’de unutulmaz bir akustik pop-rock gecesi yaşatacak.

Yer: Carlswerk Victoria, Schanzenstr. 6 – 20, Köln
Tarih: 13 Aralık
Bilet: 35 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Duman Konseri

Türkiye’nin en ikonik rock gruplarından Duman, klasikleşmiş şarkılarıyla sahneyi alevlendirmeye geliyor. Güçlü bir rock enerjisi garanti.

Yer: Live Music Hall, Lichtstraße 30, Köln
Tarih: 21 Aralık
Bilet: 68,60 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Fatma Turgut Konseri

Rock müziğin güçlü kadın vokallerinden Fatma Turgut, hem yeni hem de sevilen şarkılarıyla Köln’de sahne alıyor.

Yer: Die Kantine, Neusser Landstr. 2, Köln
Tarih: 23 Aralık
Bilet: 35 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Turkish Retro Night

90’lardan 2000’lere Türkçe pop ve arabesk hitleriyle dolu nostaljik bir parti. Yılın son günlerinde dans garantili.

Yer: Club Volta, Köln
Tarih: 27 Aralık
Bilet: 24,83 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Viva Frida Kahlo – Immersive Experience Sergisi

Frida Kahlo’nun renkli dünyasını interaktif bir deneyimle keşfedebileceğiniz etkileyici bir sergi. Sanatseverler için kaçırılmayacak bir görsel şölen.

Yer: Alegria Exhibition Hall, Lichtstr. 15, Köln
Tarih: Ocak 2026’ya kadar
Bilet: 18-26 Euro (Buradan alabilirsiniz)


KÖLN ÇEVRESİ ETKİNLİKLERİ:

……………………………………………………………………………………………………………………

Cem Adrian Konseri, Oberhausen

Sınırları zorlayan sesi ve etkileyici sahnesiyle Cem Adrian, Oberhausen’da duygusal bir konser deneyimi sunuyor.

Yer: Luise-Albertz-Halle, Oberhausen
Tarih: 06 Aralık
Bilet: 48,90 € (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Funda Arar & Kubat Konseri, Bochum

İki güçlü yorumcu aynı sahnede: hem duygulu baladlar hem de coşkulu türkülerle dolu özel bir gece.

Yer: RuhrCongress, Bochum
Tarih: 12 Aralık
Bilet: 46,95 – 133,00 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Selda Bağcan Konseri, Duisburg

Anadolu rock ve protest müziğin ikon ismi Selda Bağcan, unutulmaz şarkılarıyla Duisburg’da sahneye çıkıyor.

Yer: Theater am Marientor, Duisburg
Tarih: 19 Aralık
Bilet: 58,85 – 113,85 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Gazino Night – House of Namus, Dortmund

House of Namus’un efsaneleşmiş Gazino Night’ı bu yıl yeniden Dortmund’a dönüyor! Geleneksel Türk gazino kültürünü queer estetikle buluşturan bu özel gece; 60’lar, 70’ler ve 80’lerin diva ruhunu modern drag ve canlı performanslarla yeniden canlandırıyor. Zeki Müren’den Bülent Ersoy’a uzanan altın çağın büyüsü, halaylar, meze, rakı ve kolektif bir neşe eşliğinde sahneyi dolduruyor. Prince Emrah, Tahini Molasses, Berivan Kaya, Sabuha Salaam, Kekik, Beyefendi/Hanımefendi ve Tukie Vanida gibi isimlerle yıldızlı, unutulmaz ve ışıl ışıl bir gece sizi bekliyor.

Yer: Dietrich‑Keuning‑Haus, Dortmund
Tarih: 20 Aralık
Bilet: 21,42 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Zeynep Bakşi Karatağ Konseri, Essen

Güçlü yorumuyla tanınan sanatçı, Anadolu’nun sevilen türkülerini modern bir dokunuşla seslendiriyor.

Yer: Katakomben, Girardet Straße 8, Essen
Tarih: 25 Aralık
Bilet: 35,30 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

House of Namus New Year’s Party / Retro Night, Essen

House of Namus’un yılbaşı kutlaması, 2026’ya giriş için en enerjik adres! Turkish Retro Night Band’in 70’lerden 2000’lere uzanan hitleri İpek Özcan, Veys Çolak, Çağatay Bırakın ve Kemal Serin’in canlı performanslarıyla sahneyi dolduruyor. Gecenin açılışını meyhane şarkılarını kendine özgü tarzıyla yorumlayan Berivan Kaya yapıyor; ardından Prince Emrah’ın oriental DJ seti ve dans performansı gecenin ateşini yükseltiyor. Welcome shot ve gece yarısı içkisi dahil – bol dans, nostalji ve sabaha kadar sürecek mutluluk dolu bir yılbaşı partisi.

Yer: Katakomben, Girardet Straße 8, Essen
Tarih: 31 Aralık
Bilet: 65,92 – 71,59 Euro (Buradan alabilirsiniz)
……………………………………………………………………………………………………………………

Titelfoto: Walid Ahmad/Pexels

Reyhan Şahin (Lady Bitch Ray) Münih’te “Amazonenbrüste” okumasıyla meme kanseri deneyimini anlattı

Feminist rap sahnesinin öncü ismi, akademisyen ve yazar Dr. Reyhan Şahin namı diğer Lady Bitch Ray, geçtiğimiz günlerde Münih’te gerçekleşen söyleşide yeni kitabı „Amazonenbrüste – wie ich den Brustkrebs bekämpfte“ (Amazon Göğüsleri – Meme Kanserini Nasıl Yendim) üzerinden deneyimlerini paylaştı. Söyleşi katılımcıları hem bilgilendirici hem de güçlendirici bir akşam sundu.

Prinz Eugen Buch tarafından Neue Ziegelei Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen etkinliğe neredeyse tamamı kadınlardan oluşan yaklaşık 80 kişi katıldı. Program, Prinz Eugen Buch adına Johannes Rieder tarafından başlatılırken moderasyonu İlayda Akbaba üstlendi. Reyhan Şahin, yeni kitabından bölümler okuyarak kanser teşhisi ve tedavi sürecini samimi ve esprili bir dille anlattı.

Kanser süreci ve mizahın gücü
Şahin, kanser teşhisinin ardından internette bilgi aramanın onu negatif içeriklerle doldurduğunu fark ettiğini, buna karşılık doktorların da çoğu zaman hastayı korkutmamak adına yeterince açıklayıcı olmadığını söyledi. Şahin ayrıca, başka bir doktorun kendisine kanser türünü ayrıntılı biçimde açıklamasının ve yaşam tarzı ile birlikte tedavinin yüzde 90 iyileşme şansı sunduğunu söylemesinin onu ne kadar rahatlattığını paylaştı. Bu tür açık ve cesaret veren bilgilerin Almanya’da çoğu zaman “aşırı temkinlilik” nedeniyle eksik bırakılmasının hastaları güçsüzleştirdiğini vurguladı. Şahin, “Kız arkadaşlıklarınıza iyi bakın, onlara ihtiyacınız olacak” diyerek hastalık sürecinde kadın dayanışmasının önemine de dikkat çekti.

Hastalığının ilk aylarında hiç gülmediğini belirten Şahin, kitabın 6-7 ay süren yazım sürecinin sonunda esprili tonunu eklediğini söyledi. Şahin, mizahı hem kendisi hem okurları hem de çevresi için bir ‘ventil’ olarak kullandığını, ayrıca psikolojinin, dil ve düşüncenin kansere karşı olumlu etkilerinin de sürecin üstesinden gelmede önemli rol oynadığını vurguladı. Almanca yazılmış pek çok kitapta bir tür “migrationsdefizit” (göçmen deneyiminin eksikliği) bulunduğunu, bu nedenle kendini özdeşleştirmekte zorlandığını aktardı. Audre Lorde’un 1980 tarihli kanser günlüğünü çok etkileyici bulduğunu ancak tonunun oldukça karanlık olduğunu; buna karşılık başka bir kitabın mizahi yaklaşımından ilham aldığını belirtti. 

Kemoterapi ile ilgili de konuşan Şahin, „kemoterapiyi Isparta gül suyu olarak hayal ettim.“ dedi ve yakışıklı, güney Almanyalı doktorun, “Ne diyebilirim ki… kemo ist scheiße (berbat bir şey)” sözlerini esprili bir taklitle anlattı. Şahin, kanserle mücadelenin çıplak gerçekliğini bile taklit yeteneği ve esprili diliyle ifade ederek salondakileri güldürmeyi başardı.

Rap ve hiphop kültüründe kadın öncülüğü
Söyleşinin müziğe uzanan bölümünde ise Şahin, kendi öncü emeğinin yok sayılmasına sitem etti. Şahin şöyle konuştu: “Bugün Almanya’da genç kadınların rap yapması çok cool. Ama Alman rap sahnesinde bu kadınlar benim öncü emeğimi tanımıyor. Hiphop gibi ırkçılık karşıtı, dayanışmacı ve ilerici bir müzik kültüründe biraz saygı gerekir. Çünkü ortada kültürel bir sahiplenme meselesi de var, özellikle beyaz orta sınıf kadınlar yaptığında. Benim de ilham aldığım isimler vardı ve ‘bitch’ kelimesinin geri kazanımını (reclaiming) anlatırken asla onları anmadan geçmem. Bu genç kızlar bunu anlamıyor; bu nedenle bu tutum beni kızdırıyor. Yoksa rap yapan her kadın ve queer kişi için gerçekten seviniyorum ve hatta onları etkileyebilmişsem daha da güzel.”
Şahin ayrıca, söyleşi sırasında yeni albüm çalışmasını da duyurdu.

Etkinlik, kadın dayanışması ve bilginin paylaşılmasının önemine vurgu yapan güçlü bir mesajla sona erdi. Şahin, “Dünyayı daha iyi bir yer yapmak için çabalayın; işe kendinizden, kendi kapınızın önünü temizlemekten başlayın.” diyerek katılımcılara teşekkür etti. Söyleşinin ardından imza ve fotoğraf çekimi için uzun sıra oluşturan katılımcılar, o sırada Şahin ile birebir konuşma fırsatı da buldular.

Reyhan Şahin namı diğer Lady Bitch Ray ile AMAZONENBRÜSTE okuma ve sohbet

Aralık takvimimizde bu ayın en güçlü buluşmalarından biri olarak Dr. Reyhan Şahin okuma ve sohbet etkinliği yerini alıyor. Reyhan, 4 Aralık’ta Münih’te yeni kitabı Amazonenbrüste – wie ich den Brustkrebs bekämpfte (Amazon Göğüsleri – Meme Kanserini Nasıl Yendim) üzerinden deneyimlerini bizlerle paylaşacak. Akşamın moderasyonu Ilayda Akbaba tarafından yapılacak.

Reyhan Şahin, feminist rap sahnesinde öncü bir isim olarak tanındı ve “Lady Bitch Ray” kimliğiyle sahneyi salladı. Akademik kariyerinde kendi yolunu açarak doktorasını tamamlamış bir akademisyen olarak da dikkat çekiyor. Meme kanseri teşhisi ile karşılaştığında ise o tanıdık mizahı, direnci ve dayanıklılığıyla süreci aşarken, kadın dayanışması, görünmez destek ağları ve toplumsal algı deneyimlerini de hikayenin merkezine taşıyor.

Yer: Kulturzentrum Neue Ziegelei, Münih
Tarih: 4 Aralık, 19:00
Bilet: 10 – 15 Euro (Buradan alabilirsiniz)

Foto: Louis Headlam

“Ein schönes Ausländerkind” von Toxische Pommes

“Du bist ja anders als die anderen …” – ein Satz, den viele mit Migrationshintergrund nur zu gut kennen. Genau dieses Gefühl zieht sich durch “Ein schönes Ausländerkind”: Man wird “gesehen”, aber zugleich markiert, bemüht sich, alles richtig zu machen, und fühlt sich trotzdem nie wirklich “dazugehörig”.

Die Geschichte erzählt von einer Familie aus Jugoslawien, die während des Kriegs nach Österreich flieht, um Schutz und ein neues Leben zu finden. Über einen Bekannten erfahren sie von der Familie Hell, die Menschen aufnimmt – unter der Bedingung, dass die Eltern ein bisschen “Hausarbeit” übernehmen. Die Familie zieht vorübergehend ein, doch schnell wird klar, dass Renate Hell von der Mutter immer mehr verlangt. Die Mutter hat dadurch immer weniger Zeit für ihre eigene Familie – für ihren Mann und ihre Tochter.

Besonders berührend ist, wie die Autorin die emotionale Last des Ankommens zeigt: den Preis, den jede:r zahlt, um irgendwo Wurzeln zu schlagen. Man spürt, wie die Mutter Teile ihrer eigenen Lebendigkeit einbüßt, der Vater sich zunehmend zurückzieht, und die Tochter auf eine bittere Art und Weise erfährt, dass ihr trotz guter Noten und Bemühungen der Status als “Einheimische” verwehrt bleibt. Das Etikett “Migrantin” klebt an ihr, egal wie sehr sie sich integriert oder wie sehr sie den österreichischen Kindern ähnelt. Gleichzeitig vermittelt das Buch lebendige Einblicke in die Kultur der Familie: Sie sprechen ihre Muttersprache, und durch Übersetzungen und erklärende Fußnoten fühlt man sich der Geschichte sehr nah.

Toxische Pommes – Ein schönes Ausländerkind

“Ein schönes Ausländerkind” ist ein emotionaler, ehrlicher und zugleich humorvoller Roman, der tief berührt, ohne belehrend zu sein. Es zeigt einfühlsam, wie kompliziert Zugehörigkeit, Macht und Wahrnehmung in neuen Lebenssituationen sein können. Dieses Buch gehört für mich zu den Highlights des Jahres. Ich werde es bestimmt noch einmal lesen und kann es jedem von Herzen empfehlen.

Buchdetails
Titel: Ein schönes Ausländerkind
Autor: Toxische Pommes
Verlag: btb
Erscheinungstag: 12.11.2025
Seiten: 208 Seiten
ISBN: 978-3-442-77555-2

Tuba Türker

Aslı Özge imzalı “Faruk” Almanya’da vizyonda

İstanbul’daki yıllardır yaşadığı ev bloğunun yıkılma tehdidiyle karşılaşan Faruk’un hikayesi, bugün Almanya’da sinemaseverlerle buluşuyor. Aslı Özge imzalı film, izleyiciye baba-kız ilişkisi üzerinden hayat, yaşlılık ve değişim temalarını samimi ve düşündürücü bir şekilde sunuyor.

Film, hem belgesel hem kurmaca öğelerle ilerliyor; başrolde Aslı Özge’nin kendi babası Faruk Özge var. 90’lı yaşlarında olan Faruk, yıllardır yaşadığı binanın yıkımını ertelemeye çalışırken, kızı Aslı’nın kamerası bu süreci hem belgeleyip hem de kurmacayla harmanlayarak izleyiciye aktarıyor. Zamanla gerçeklik ve kurgu birbirine karışıyor, film hem gentrifikasyonun etkilerini hem de baba-kız ilişkisini çok katmanlı ve samimi bir şekilde ele alıyor.

Berlinale’de başlayan ödüller zinciri, farklı festivaller ve uluslararası gösterimlerle devam etti; film, eleştirmenler ve seyircilerden övgü aldı. Bu süreçte, Fas’ta gerçekleştirilen 29. Tetouan Akdeniz Film Festivali’nde “Eleştirmenler Jürisi En İyi Film” ödülü verilirken, Faruk Özge de “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü aldı.

Daha önce PiYASA Magazin için gerçekleştirdiğimiz Black Box söyleşisinde Aslı Özge, o sırada üzerinde çalıştığı “Faruk”tan bahsetmişti. Söyleşide Özge, gerçek yaşam ile kurgu arasındaki hassas dengeyi nasıl inşa ettiğini ve kişisel hikayeleri filmine nasıl taşıdığını anlatmıştı. Söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

Film, Türkçe orijinal dilinde ve Almanca altyazılı olarak gösterilecek. İstanbul’un gerçek mekanlarında çekilen “Faruk”, izleyiciyi hem kurgu hem gerçek yaşam arasında bir yolculuğa çıkarıyor; geçmişten bugüne şehrin dönüşümü, yaşlılık, gençlik, yıkım ve umut temaları film boyunca iç içe geçiyor. Faruk Özge’nin birkaç ay önce vefat etmiş olması, filmi izleyenler için yapımı daha da dokunaklı hale getiriyor.

Bu da ilginizi çekebilir: