Eserleri uluslararası sergilerde de yer alan Münihli sanatçı Saffet Çokgezen’in “İmplozyon” (Implosion) isimli sergisi, 3 Haziran’da Münih Feierwerk Farbenladen’de açılıyor.
İç patlama anlamına gelen implozyon maddenin içe doğru enerji vererek cismi parçalamasına deniyor. Saffet Çokgezen’in tanınabilir konturlar ile tam soyutlama arasında gidip gelen eserlerinde, formlar ve insan figürleri metaforlara dönüşüyor.
Emplozyon sergisinin açılış günü sanatçı ayrıca “mesajlı organik sokak giyimi” olarak tanımladığı yeni projesi „shirt with heart“ın da detaylarını duyuracak.
„neon döner“ / 120x160cm / Öl, Acryl und Weichpastellkreide
Açılışı 3 Haziran’da saat 16.00 ile 22.00 arası yapılacak olan sergi, 21 Haziran’a kadar çarşamba ve perşembe günleri 16.00 ile 20.00 arası, cumadan pazara kadar da 18.00 ile 22.00 arası gezilebilir.
Berlin bu yıl ikinci kez şahane bir etkinliğe sahne oluyor; “İç İçe –Yeni Anadolu Müziği Festivali”. Geçtiğimiz yıl pandemi şartlarında ilki gerçekleşen festivalde bu yıl yine harika bir programla ayrımcılığa karşı ve çeşitlilik için çalışılıyor.
Siyasal bilimler ve iletişim mezunu Melissa Kolukısagil, Berlin’de uzun yıllardır müzik ve organizasyon alanında çalışmalar yapıyor. Bu çalışmaları sırasında çok kültürlülüğü ile bilinen Berlin’in bile ne kadar “beyaz ve hiyerarşik” olduğunu farkediyor. Yaratıcısı olduğu İç İçe festivali tam da bunu kırmayı ve daha eşit bir toplum oluşmasına katkı sağlamayı amaçlıyor.
Festival programında bu eşitlik kendini hemen belli ediyor; Bu yıl programda Palmiyeler, Ozan Ata Canani & Karaba, Deniz Mahir Kartal, Anthony Hüseyin, Ladies on Records, Mahir Duman, Booty Carrell, Slimgirl Fat gibi Almanya genelinden ve Türkiye’den sanatçılar ve gruplar var. Festivalin bir de ön programı var: Biz Bize.
Festivalin son hazırlıkları devam ederken Melissa ile festivali, çalışmalarını, Berlin’i ve müziği konuştuk…
Melissa Kolukısagil
Büyük gün yaklaşıyor. 28 Mayıs’ta Berlin’de İç İçe Festivalini düzenliyorsun. Çalışmalar nasıl gidiyor? Heyecan başladı mı?
Nasıl başlamasın! Festivalimize birkaç gün kaldı ve hepimiz aşırı yoğun bir çalışma temposuyla 4 koldan son hazırlıklarımızı tamamlamak üzereyiz. İç İçe 2022 için gerçekten ekip olarak çok heyecanlıyız. Tabii doğal olarak biraz stres de var ama, olur o kadar.
İç İçe festivalinden haberim olduğunda gözlerimin parladığını, “Bravo, ne güzel düşünülmüş!” dediğimi hatırlıyorum. Almanya’da bu türde bir festival ilk kez yapılıyor bildiğim kadarıyla. İç İçe bir eksiklikten doğmuş olmalı? Fikir nasıl oluştu?
Berlin’de booker olarak çalışmaya ilk başladığımda, herkesin ne kadar çok kültürlü diye övdüğü bu şehirde bile sahnenin ne kadar beyaz ve hiyerarşik olduğuna çok şaşırmıştım. Bu şaşkınlık zamanla içimde hissettiğim bir eksikliğe ve bu alanı yeniden inşa etmek için bir arzuya dönüştü. Daha önce de bu cevabı vermiştim; ama gerçekten de festival fikri aklıma geldiğinde, hayatımda ilk kez bir fikrim var gibi hissettim. Ulaştığım ve destek aldığım FLINTA ve BIPoC müzik toplulukları bana İç İçe’nin fikirsel alt yapısını oluşturmak için inanılmaz bir ilham verdi. Sonuç olarak BIPoC, post – migrant toplulukların görünürlüklerini artırmak için alan açmak, hepimizin kendimizi güvende hissettiği bir festival yaratmak fikri, en önem verdiğim projem haline geldi.
Tabii kişisel olarak hissettiğim ve fark ettiğim eksiklikler dışında Anadolu’nun müzik mirası ve bugün birçok sanatçıya nasıl ilham verdiği de oldukça belirleyici oldu. Ve ilettiği mesaj… En nihayetinde, Anadolu müziği kimseye ait değil, ama aynı zamanda herkese de ait. Bu müziğin içinde Türk, Rum, Kürt, Ermeni, Arap, Hristiyan, Müslüman ya da Yahudi, her halktan, topluluktan ögeler bulmak mümkün.
Bu yüzden Anadolu müziğinin ayırt edici ve önemli bulduğum özelliği, bu ufacık toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan tüm insanların yüzyıllar boyunca süren mirasından doğal olarak meydana gelen inanılmaz çeşitlilik. Basit bir örnekle, Yunan tavernasına gidip oturduğunuzda arkada çalan Yunanca şarkının Yunanca bilmeyen bir Türkiyeli’ye tanıdık gelmesi, ve aynı şarkıya Türkçe sözleriyle eşlik etmesi hepimiz için çok alışılmış bir gerçeklik. Halbuki bu küçük anın altında bile Anadolu’nun müzik geçmişine dair kocaman bir farkındalık yatıyor.
Biz de, İç İçe aracılığıyla bunun gibi alanlar yaratmanın, daha eşit bir toplum inşasına gerçekten katkıda bulunabileceğine inanıyoruz. Ve daha saygılı bir topluluk… Bunu müzik aracılığıyla yapmak, açık söylemek gerekirse, çalışmaktan hiç yorulmayacağımız bir proje.
Sonuç olarak İç İçe Festival, topluluğunun çok sesliliğini temsil etmeyi ve onları sosyal anlamda daha görünür kılmayı istiyor ki Anadolu müziği ve onun Almanya’daki kültür alanları hak ettikleri yeri elde edebilsin.
Festival programında Berlin’den olduğu kadar Almanya’dan ve Türkiye’den sanatçılar, gruplar var. Çeşitliliğe önem verilmiş belli. LineUp’ı oluştururken nelere dikkat ediyorsun?
Festivalin tam başlığı “İç İçe: Festival für neue anatolische Musik”. Tabii ki neyin “anatolische” olduğu, yeni Anadolu müziğinin ne demek olduğu biraz tanımlanmamış ve yoruma açık bir alan. Bunu bu şekilde üretmek, booking sürecinde de çeşitliliği yaratabilmemize imkân verdi. Festival’in Türk müziği değil Anadolu müziği olması da oldukça önemli bir detay, çünkü Anadolu müziğinin ilham aldığı kaynaklar, üstünde yaşayan halklar, bir önceki soruda da bahsettiğim gibi tek bir ulusa veya kimliğe indirgenemeyecek kadar fazla. Dikkat ettiğim noktalardan biri bu toplulukları olabildiğince eşit bir şekilde temsil eden bir sahne yaratmak.
Bunun dışında aynı çeşitliliği ve kapsayıcılığı cinsiyet eşitliği alanında yaratmak da oldukça önemli. Almanya’daki müzik sahnesinin sorunu sadece beyaz ve hiyerarşik olması değil, ayrıca çok erkek-egemen olması. Bunu değiştirmek ve FLINTA topluluk için de güvenli bir alan oluşturmak çok önemli bir diğer kriterimiz. Bu yüzden festivalin booking sürecinde uyguladığımız bir kota prosedürü var: Festivalde yer alan performansların yüzde 60’ı cinsiyet / cinsel yönelim açısından çeşitlilik içermeli. Bir başka deyişle, performansların en fazla yüzde 40’ı “sadece cis-erkek içeren gruplar” olabiliyor.
Son olarak, Anadolu’nun kendisini ve Almanya’daki Anadolu’yu birbirine bağlamak için, sizin de dediğiniz gibi hem o coğrafyanın kendisinden, hem onun buradaki yansımasından, yani Almanya’dan sanatçılar çağırmaya özen gösteriyoruz.
Bir de festivalden bir gün önce ek programınınız var; Biz Bize…
Evet, bu yıl, geçtiğimiz yıldan farklı olarak festivalin sosyal ve fikirsel alt yapısı için ayrı bir gün oluşturmak istedik. Geçtiğimiz yıl festival gününde göçmen tecrübelerini aktarmak için “Daughters and Sons of Gastarbeiters” bir okuma düzenlemişti. Bu yıl bu tip paylaşımlara açtığımız alanı biraz daha büyütmek ve çeşitlendirmek istedik. Aynı zamanda mahallemizde kendi topluluğumuz için de bir alan yaratmak istedik.
Bu sebeple 27 Mayıs günü, Körnerpark Neukölln’de ücretsiz bir etkinlik düzenliyoruz: Biz Bize. Biz Bize’de festivalin ana fikrini inşa eden toplumsal ve sosyal konuları daha derinine tartışabileceğimiz, aynı zamanda beraber eğlenebileceğimiz bir alan yaratmayı düşünüyoruz. Biz Bize’de, İç İçe’den daha farklı olarak paneller, performanslar da olacak. Tabii müzik de her zamanki gibi orada olacak. 27 Mayıs günü Körnerpark’a herkesi bekliyoruz.
Festival dışındaki çalışmalarından da bahseder misin? Melissa Kolukısagil’in bir iş günü nasıl geçiyor?
Valla nasıl desem ki? O an üzerinde çalıştığım projeye göre çok değişiyor. Projeye göre gittiğim ofis, çalıştığım insanlar değişebiliyor veya evde kendim Home-Office çalışabiliyorum. Ancak genel olarak, Festival dışında Berlin Clubcommission için “Awareness and Diversity Project”i yönetiyorum. Bu sebeple farklı farklı göçmen STKları ile, kulüplerle çalışıyorum. Berlin Kulüp Sahnesini BIPoC ve FLINTA topluluklar için daha az ayrımcı ve ulaşılabilir kılmak için atölyeler, workshoplar düzenliyorum. Böylece, İç İçe’yi inşa eden fikirsel altyapıyı aslında tüm Berlin Club sahnesine de uygulama imkanım oluyor.
Bunun dışında, istisnasız her Cuma, İç İçe ekibi olarak haftayı beraber bitirmek için online ya da yüz yüze buluşuyoruz!
Çalışmalarında müzik çok önemli bir yere sahip. Peki işlerin dışında neler dinliyorsun?
Eskiden sadece sözlerini anlayabildiğim müzikleri dinlerdim. Ancak artık bu aşamada dünyanın her yerinden, her dilden müziği dinliyorum. Belli bir tür üzerine de yoğunlaşmıyorum. Birbirinden farklı janralar, diller, dünyanın her yerinden müzikler… Kendimi farklı müziklerin hepsine bu kadar açık hissetmek ve aynı açıklığı etrafımdaki insanların müzik zevklerinde de görmek çok hoşuma gidiyor. Yani söyleyebileceğim tek bir müzik türü ya da sanatçı yok. Ama şu sıralar en çok UK’den Female BIPoC neo-soul sanatçılar kulağımda.
Bu tür işlerin içinde böyle tutkuyla olan birinin mutlaka bir arada yaşamla ilgili büyük hayalleri vardır. Göçmen kökenli genç bir birey olarak Almanya’da yaşamla ilgili hayallerin nelerdir?
Almanya’daki yaşamla ilgili hayaller kurmak biraz büyükçe bir soru oldu ama şöyle söyleyebilirim. Hayalini kurduğum şey İç İçe / Biz Bize’nin bir proje olarak, dışlanmış, temsil edilmediğini düşünen diğer gruplara, kolektiflere, insanlara ilham olabilmesi. Umuyorum bu projeden yola çıkarak kendi görünürlüklerini artırmak, kültür endüstrisini, sokakları, Berlin’i, kendilerine daha ait hissetmek, ve burada eşit temsil edildikleri bir gerçeklik kurabilmek için harekete geçecek gücü kendilerinde bulurlar. Sanıyorum bu aşamada kurduğum hayaller böyle.
Kürtçe müziğin önemli isimlerinden Mehmet Atlı, 21 Mayıs akşamı Christopher Esch (bas gitar) ile birlikte Münih’te sahneye çıkacak.
Kürtçe müzik gruplarının ilklerinden olan koma denge azadi’de yer alan ve gruptan ayrıldıktan sonra solo çalışmalarıyla devam eden Mehmet Atlı’nın dördüncü albümü “Miro Mircan” 2020’de çıktı. Bu albümde yine kendi yorumuyla klasik Kürt müziğinden örnekler ve kendi bestelediği şarkılar yer alıyor.
Mehmet Atlı 21 Mayıs akşamı IG Feuerwache sahnesinde çoğunluğunu kendi bestelerinin oluşturduğu Kürtçe ve Türkçe şarkı ve türküler seslendirecek. Bas gitarıyla Münihli Christopher Esch de eşlik edecek.
Cumartesi, 21. Mai 2022 Yer: Ganghoferstr. 41, 80339 Münih Giriş saati: 19.00 Ücret: 20 € Reservasyon için: f.ay@initiativgruppe.de Telefon: 089 / 510 861 32 Fatma Ay
Yavaş Ebeveynlik 1 ve 2 kitaplarının yazarı Klinik Psikolog Pınar Mermer, Münih’te “Memleketten Uzakta Bir Arada” başlıklı bir seminer verdi.
Münihli Göçmen Anneler grubu tarafından Kulturhaus Milbertshofen’de düzenlenen iki oturumluk seminerde Pınar Mermer, özellikle son yıllarda Münih’e yerleşmiş olan Türk ailelerle buluştu ve göç sürecinde psikolojik sağlamlık üzerine paylaşımlarda bulundu.
Öğleden önceki ilk oturumda, yeni dünya düzeninde aile ilişkileri ve göçmenliğin ilişkiler üzerindeki etkileri konusuna odaklanıldı. Dil, kültür, yaşam tarzı gibi değişikliklerin beraberinde getirdiği travmalar ve bu travmaları aşmaya yarayacak çözüm önerilerinin de paylaşıldı. Seminerin ikinci oturumunda ise çocukların yaşadıkları adaptasyon süreci ve karşılaşılan problemleri aşabilmek için bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış stratejiler ve pozitif disiplin teknikleri ele alındı.
Kendisi de bir göçmen anne olan Pınar Mermer, Münih’ten sonra Berlin’e geçerek orada da Türk göçmen ailelerle buluştu.
Türkçe şiirin önemli isimlerinden Şükrü Erbaş, Hüseyin Şahin ve Hilmi Nar ile birlikte 8 Mayıs’ta ‘şiir ve müzik dinletisi’ etkinliği için Münih’te olacak. Schwanthaler Str. 80 adresinde gerçekleşecek olan etkinlikte Şükrü Erbaş ve Hüseyin Şahin şiirler okuyacak, Hilmi Nar ise aralarında kendi bestelerinin de olduğu şarkıları seslendirecek. Etkinlik saat 13.00’da başlayacak.
Etkinlik bileti kazanabilirsiniz Şiir ve müzik dinletisi için PiYASA Magazin instagram hesabında çekilişle bilet kazanabilirsiniz. Detaylar için tıklayın.
Direktör Âli Bey’in Batılı anlamdaki ilk gezi yazısı olan ‘’Seyahat Jurnali’’ Cihan Kılıç’ın birbirinden özgün çizimleri ve Ali İhsan Varol’un editörlüğüyle Büyük Ayı Yayınlarından çıktı…
Klasik Türk edebiyatının önemli kalemlerinden Direktör Âli Bey’in 1885-1888 yılları arasında Düyûn-ı Umûmiye’deki görevi nedeniyle İstanbul’dan yola çıktığı seyahatte, gördüğü Irak ve Hindistan gibi uzak memleketlerin coğrafi, demografik ve kültürel özelliklerini son derece içten ve sade bir üslûpla aktarmasının güncesi olan Seyahat Jurnali, aynı zamanda tanık olduğu bazı ilginç olayları kıvrak zekâsıyla, mizahi vurgularla veya güçlü gözlemlerle ele alması bakımından kapsayıcı bir yazılı belge niteliği taşır.
Üslûbunun korunmasına özen gösterilerek günümüz Türkçesine aktarılan Seyahat Jurnali, dönemin değişmeye başlayan edebiyat anlayışının da önemli örneklerinden birisi olma özelliğine sahiptir…
DİREKTÖR ÂLİ BEY Tanzimat döneminin önemli gazeteci ve oyun yazarlarından Direktör Âli Bey 1846 yılında İstanbul’da doğdu. İlköğrenimine özel dersler alarak başladı. Erken yaşlarda Fransızca öğrendi. 1859 yılında Vâlide Rüşdiyesi’ni bitirdikten sonra tarih, coğrafya, felsefe, astronomi, kimya, ekonomi, yönetim bilimi, hukuk ve matematik alanında özel dersler aldı. Fransızca’sının yanında Arapça ve Farsça’yı da öğrendi.
Memurluk yaşamına on dört yaşında Babıali Tercüme Odasında başladı. Yazı yazmaya da bu yıllarda başladığı düşünülmektedir. Uzun yıllar bürokrasinin önemli kademelerinde görev aldıktan sonra, 1884-1888 yılları arasında Düyûn-ı Umûmiye’de müfettiş olarak çalıştı. 1895’te tayin edildiği direktörlük makamını ise ölünceye kadar sürdürdü. Son görevi dolayısıyla da ‘’Direktör’’ lakabıyla anıldı.
Kendi döneminde ‘’Osmanlıların Molière’i’’ olarak tanınan Direktör Âli Bey, başta tiyatro olmak üzere mizah ve seyahat edebiyatı alanında eserler verdi. Fransız yazarlardan oyunlar uyarlayarak Batı tarzına uygun bir tiyatronun gelişmesi için oyunlar yazdı. Türkçenin ilk mizah dergisi Diyojen’de mizah yazıları yazdı. Dergi kapatıldıktan sonra Çıngıraklı Tatar ve Hayal dergilerinde yazmaya devam etti. Türk edebiyatında ilk mizah sözlüğü olan Lehçetü’l-hakâyık’ı yazdı. Seyahat Jurnali isimli eseri Batılı anlamdaki ilk gezi yazısı olması bakımından önemlidir.
CİHAN KILIÇ 1987 yılında İstanbul’da doğdu. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği eğitimi aldığı yıllarda haftalık mizah dergisi Fermuar‘da karikatür çizmeye başladı. 2007 yılı itibarıyla kadrosuna katıldığı Uykusuz dergisinde çizimlerine devam ederken, illüstrasyonları ve çizgi öyküleri yurt içi ve yurt dışı sergilerde yer aldı. Ama Arkadaşlar İyidir (2012), Ve Sinem-1 (2014), Ve Sinem-2 (2016) isimlerinde üç adet kitabı bulunan çizer, 2017 yılında 8 çizer arkadaşı ile birlikte çizgi roman / mizah dergisi Para Tuzağı‘nı kurmuştur. Günümüzde ise 2020 yılından itibaren animasyon içerikleri üreten Para Tuzağı bünyesinde çalışmalarını sürdürmekte ve Uykusuz dergisi için haftalık çizgi öyküler hazırlamaya devam etmektedir.
Beyoğlu, yüzlerce hatta binlerce kitaptan oluşan hikaye serisi gibi, insan sokaklarında yürürken etrafına dikkatlice bakarsa bu kitabın karakterlerini görmemesi imkansız.
Ben de bu durumu çok yaşadım. Mesela İstiklal Caddesi’nden eski ismi Polonya Sokak olan Nur-i Ziya Sokak’tan Tophane’ye inerken bir binanın cephesinde Franz Liszt burada oturmuştur plakası gözüme ilişti.
Franz Liszt çok sevdiğim bestecilerdendir, özellikle Macar Rapsodisi, Liebestraum, Marx kardeşlerin ‘’A Night in Casablanca’’ filmindeki Hungarian Rapsody Arp performansı harika. Filmi ben de yeni keşfettim gerçi..
1811 yılında Avusturya’da doğmuş. Avrupa’da ün yapmış, eşine az rastlanır Macar bir piyano virtüözü. Müzik yeteneğini ilk babası keşfetmiş. İlk derslerini de babasından almış. Daha sonra da Salieri ve Beethoven’in öğrencilerinden, Czerny’den dersler almış.
İlk konser gezisine 10 yaşında çıkmış. Devrin ünlü Piyano öğretmeni Czerny, Liszt’in piyano çalışını tabiri caizse ağzı açık bir vaziyette dinlermiş. İlk konserinde Beethoven da bulunmuş. Hatta Liszt’in çalışını çok beğenerek konserden sonra onu tebrik etmiş. 12 yaşına geldiğinde ise dinleyicilerin, müzisyenlerin ve kralların takdirini toplayan bir konser piyanisti olmuş. Paris’te yaşadığı günlerde Chopin’in yeteneğini duyup onu kendisine rakip olarak görse de sonraları çok iyi dost olmuşlar.
1847 yılında İstanbul’a da gelerek Abdülmecit’e Dolmabahçe Sarayı’nda konser vermiş. Sultan ünlü virtüözü dinlemek için o kadar heyecanlıymış ki İstanbul’a gelir gelmez hemen Sultanın huzuruna çıkarılmış. Litstz de Osmanlı hükümdarının huzuruna çıkacak olmanın önemini bildiği için Paris’ten kendisi için özel olarak yaptırdığı piyanosunu getirtmiş. Sultan da bu gösterisini bir nişanla taçlandırmış.
Ayrıca Büyükdere’de, Franchini Köşkü’nde verdiği konser de son derece gösterişli ve parlakmış. Rus Elçiliği ve farklı elçiliklerde de olmak üzere beş konser vermiş. Büyükdere, İstanbul’da benim çok sevdiğim semtlerden oldu ilk gördüğümden beri, Franchini köşkünü de araştırdım ama şimdi ki yerini bulamadım henüz. Bu konserler sırasında da Beyoğlundaki binada, ünlü piyano yapımcısı M. Alexandre Commendinger’in konuğu olarak oturmuş. Bahsi geçen bina yıkılıp yenisi yapılmış. Plaka ise yeni yapılan binanın cephesine tekrardan yerleştirilmiş.
Liszt 1861-1869 yılları arasında müziği arka plana atarak Roma’da yaşamış, dini kitaplar yazmış. Fakat müzik yine de peşini bırakmamış. Budapeşte Müzik Okulu’nu kurarak ilk başkanı olmuş. 31 Temmuz 1886’da, çok renkli ve hareketli bir hayat sürdükten ve romantik müzik anlayışına radikal kırılma noktaları getiren uzun bir yaratıcılık kariyerinin ardından Bayreuth’da son nefesini vermiş.
Liszt, sözle anlatılanları notalarla anlatabilmiş ki bu bakımdan bence olağanüstü bir yetenek.
En tanınmış eserleri de şöyle; Faust Senfonisi Dante Senfoni II Macar Rapsodisi İki piyano konçertosu 12 Senfonik şiir Si minör sonat Haç Yılları ve 700’ü aşkın beste…
Göçmen Kadınlar Birliği (GKB) Münih, geçtiğimiz günlerde ‘1 Mayıs’a giderken çalışma hayatında kadınlar’ konulu bir panel düzenledi. Panele konuşmacı olarak katılan IG BAU Departman Başkanı Zeynep Biçici, kadın işçilerin çalışma hayatındaki sorunları ve sendikaların bu sorunlara yönelik çalışmaları hakkında bilgi verdi.
Kadınların işgücü sömürüsüne daha açık olduklarını belirten Zeynep Biçici, “Kadınlar işgücü sömürüsüne daha açık. Göçmen kökenli kadınlar ise çok daha açık. Çünkü haklarını daha az biliyorlar, çünkü dil sorunu var.” dedi. Biçici, kadınların part time ve mini job gibi işlerde daha fazla çalıştıklarını ve sosyal sigortaları ödenmediği için de emeklilikte yoksullukla karşı karşıya kaldıklarını vurguladı. Almanya’da 6,5 milyon mini job işçisi var ve bunların çoğunluğunu kadınlar, özellikle de çocuklu kadınlar oluşturuyor.
Sendika olarak işyerlerinde ücretsiz dil kursları verdiklerini ve bu vesileyle işçileri de sendikaya kazandıklarını belirten Biçici, “Toplu sözleşmeler var, haklar var ama bu hakları biliyorsa alabiliyor işçi, bilmiyorsa alamıyor. Biz de sendika olarak ücretsiz dil kursları veriyoruz. Ukrayna’dan gelenlere de uygulamamız gerekiyor ki haklarını öğrensinler, sömürülmesinler.” dedi.
Pandemi ve savaş
Pandemi başladığında ilk işten çıkarılanların mini job işçilerinin olduğunu hatırlatan Biçici, “Şimdi işverenlerin o işgücüne ihtiyaçları var ama işçiler artık uyandı, dönmüyorlar. Bu nedenle işverenler, Ukrayna’dan gelenleri işgücü olarak kazanmak istiyorlar.” dedi. Ukrayna’da savaştan kaçıp Almanya’ya gelenlerin çoğunluğu kadın ve çocuklar. “Biz yıllardır daha fazla kreşe ihtiyaç var diyorduk. Şimdi ilk kez işverenler de aynı şeyi söylüyor. Çocukları çok sevdikleri için mi? O çocukların annelerini işgücü olarak bir an önce kazanabilmek için.”
IG BAU Departman Başkanı Zeynep Biçici ve GKB adına toplantıyı yöneten Sevin Emek Öner
Örgütlülüğün önemine de vurgu yapan Biçici, uzun yıllar yaptığı alan çalışmaları sırasında karşılaştığı vahim kadın hikayelerinden de örnekler verdi. Özellikle Türkiye kökenli kadınlarla ilgili başlangıçta eşlerinin sendikaya üye olmalarını istemediklerine değinen Biçici, artık bunların aşıldığını, kadınların giderek daha fazla örgütlenmeye başladığını, gruplar içerisinde yer aldıklarını ve kendilerini geliştirdiklerini de vurguladı.
Türkiye’den gelenler
Almanya’da sendikaların 60’lı yıllarda iyi örgütlü olduğunu ve bunda Türkiye’den gelen işçilerin payının da büyük olduğunu belirten Biçici, “O dönem teşkilat yasasına göre işçi temsilciliklerine sadece Almanlar aday olabiliyordu. Türkiye’den gelen işçiler sendikacılıkta daha tecrübeliydi. Onların yaptıkları grev ve Alman Sendikalar Birliği’ne ‘bu hakkı vermezsen kendi sendikamızı kurarız’ tehdidiyle yasa değişti.” dedi. Yine o yıllarda Türkiye’den Almanya’ya göç edenlerin arasında en yüksek sayıyı kadınların oluşturduğunu da hatırlattı.
Yakında 12 Euro’ya çıkacak olan asgari ücretin Almanya’da 2015 yılından bu yana var oluğunu belirten Biçici, “Almanya o zamana kadar Avrupa’da ücretleri aşağı çeken bir ülkeydi. Fransa, Belçika, İngiltere asgari ücreti yükseltirken Almanya’da yoktu.” dedi.
Göçmen Kadınlar Birliği’nde yapılan toplantının sonunda kadınlar ‘Almanya’da işçi haklarının dünyanın birçok yerinden daha iyi olduğu ama dikkat edilmezse burada da bu hakların azar azar yitirilebileceği’ konusunda hemfikirdi. Toplantı, moderatör Sevi Emek Öner’in 1 Mayıs’ta alanlarda buluşma çağrısıyla son buldu.
Piyanist ikili Ela Cansu Bekgöz ve Milica Dimitrijevic, Uluslararası Irkçılığa Karşı Haftalar programı kapsamında 27 Mart’ta Kunstlabor’da interaktif bir konser verdi.
Çocuklar ve ailelerine yönelik olan bu konserde Münihli film yapımcısı Nelson Berger, piyanist ikiliye ışık ve video gösterisi ile eşlik etti. Yeteneklerini birleştiren bu üç genç sanatçı, konserde çocukları interaktif dahil ederek doğa, müzik ve kültürel zenginlik gibi önemli konuları işleyen bir konseptin yaratıcısı oldu.
Türk, Sırp ve Alman olmak üzere 3 farklı milletten oluşan ekip, ırkçılığa karşı örnek oluşturdukları bu konsepti 30 Nisan’da çocuk günleri kapsamında tekrar sahnelendirecek. Etkinlik, yine Dachauer Str. 90 adresindeki Kunstlabor’da yapılacak.
Çocukluğumdan beri bildiğim, adını çok sevdiğim Bakla Tarlası Apartmanı. Yoğurtçu parkından Modaya çıkılan caddenin hemen üzerinde.
Cuma günü önünden geçiyordum yine. Fotoğraflarını çekmek bugüne kısmetmiş. Bakla tarlasının semtle içli dışlı bir anlamı var tabii. İlginç olansa bu apartmanın bahçesinde eskiden Çerkez Dr. Rasim Paşa’nın konağının olması. Konak tabii ki günümüze ulaşmamış. Türkiye’nin ilk kadın ressamlarından birisi olan Mihri Müşfik de bu konakta doğmuş meğer. Size onun fırtınalı hayat hikayesini anlatmak istiyorum.
Mihri hanım, 26 Şubat 1886’da Moda’da doğmuş. Sanatın hemen her dalıyla ilgilenmiş. Sarayla olan akrabalık bağı, Mihri Hanım’ın erken yaşlarda II. Abdülhamid dönemi saray ressamı Fausto Zonaro’dan dersler almasını sağlamış. Gariptir ki İtalyan ressamdan aldığı kısıtlı eğitimlerin ona yetmediğini düşünerek 17 yaşında, Vatikan’ın Fransız elçisi olan Barrer’in eşi Madam Barrer yardımıyla sahte pasaportla Roma’ya kaçmış. Burada Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir süre resim eğitimi aldıktan sonra oradan Paris’e geçmiş.
Burada sanatıyla hayatını kazanmaya başlamış. Kendinden dört yaş küçük olan Selami Müşfik’le evlenmiş. Bu sırada Paris’te tanıştığı Maliye Nazırı Mehmed Cavid Bey, Mihri Hanım’ın kabiliyetini tüm İstanbul’a duyurmuş.
İstanbul’a döndüğünde ise önemli atılımlara imza atmış. İnas Sanayi Nefise Mektebinin kurulmasını sağlamış. Düşünün, o dönemler Avrupa’da bile henüz kadınlar akademilere öğrenci olarak bile kabul edilmezken Mihri hanım İstanbul’daki bu okulun ilk kadın yöneticisi ve öğretmeni olmuş; kız öğrencilere şehrin sokaklarında resim yaptıran, kadın ressamlar için toplu sergiler düzenleyen en önemlisi de kız öğrencilerin çıplak modelle çalışmasını sağlayan öncü bir kadın…
Dönemin ünlü ressamları İbrahim Çallı, Namık İsmail, Hikmet Onat, Fikret Adil, şair Tevfik Fikret’le yakın dostluklar kurmuş. Tevfik Fikret’in ölümü sonrasında yüzünün maskını alması ise hayli ilginçtir ve ülke için ilktir.
1919 yılında tekrar İstanbul’dan ayrılarak Roma’nın yolunu tutmuş. Gabriele D’Annunzio ile yakınlık kurarak Papa XV. Benedict’in portresini resmetmiş. Hıristiyan olmayıp aynı zamanda bir Papa portresi yapan ilk kadın ressam olmuş. Ardından yine Paris yılları… Yeğeni Hale Asaf’ın ölümünden sonra da hayatındaki son durak olan Amerika’nın yolunu tutmuş. Burada birçok üniversitede dersler vermiş. Dönemin Amerika başkanı Roosevelt’in, mucit Edison’un resimlerini yapmış. Hatta Atatürk’ü mareşal üniformasıyla bir resmini yapıp Atatürk’e hediye etmiş. Eserleri de birçok önemli müzede sergilenmiş.
Ne müthiş bir hayat.. O dönemde bir kadın olarak bunları başarmak harika.. Bugün eminim ki yaptıklarıyla birçok kadına ilham olmaya da devam ediyor Sevgili Mihri.