Cuma, Ocak 23, 2026
Startseite Blog Sayfa 35

Meral’in Kitap Bahçesi: “Dünya bir kitaptır ve seyahat etmeyenler, onun sadece bir sayfasını okurlar”

Yaşam kalitenizi ne belirler? İyi bir ev? Havalı bir meslek?
Çok iyi bir kariyer sahibi olabilirsiniz. Ya da çalışmak zorunda olduğunuz, pek de alakanız olmayan bir işte çalışıyor olabilirsiniz. Bütün seçimleriniz özel ve özenli, veya istem dışı, mecburi. Sahi yaşam kaliteniz ne ölçüde? Yaşadığınız toplumdaki yeriniz, kimliğinize duyulan ya da duyulmayan saygı, itibar. İyi ya da kötü size sunulan yaşam şartları ne kadar tatmin edici?

Ne kadar iyi şartlarda yaşarsanız yaşayın, ya da ne zorluklarla yaşarsanız yaşayın bir eksiklik, bir merak, bir arayış, doğal olana açlık hissettiğiniz olmuyor mu? Toprak kokusu size de iyi gelmez mi mesela? Ama ne var ki insan sahip olduklarından kolay vazgeçemiyor. Bazen mutsuz olduğunu bile bile ‘ben bu noktaya kolay gelmedim’ mantığıyla soyutlayamıyor kendini maddeden. Hep daha fazlası için, bir üst model için, yedek yapmak için, çocuklar için, günü kurtarmak, ay sonunu getirmek için bir makine gibi çalışıyoruz. Tüm bunların yanında gerçekten mutluysanız, halinizden memnunsanız ne ala ama sözüm aslında, maceraperest doğa tutkunlarına. Ne demek istediğimi bahsedeceğim ilk kitapla çok net anlayacaksınız. 

Şimdiden iyi okumalar diliyorum…

YABANA DOĞRU -Jon Krakauer

Bir insanın, maddi anlamda isteyebileceği birçok şeye sahip genç bir adam Christopher. Ailesine okul konusunda verdiği sözü yerine getirmiştir artık. Fakat üniversite eğitimi biter bitmez evden kaçar, çünkü sürekli şiddet yaşanan bir evde ömür tüketmeye hiç niyeti yoktur. Biriktirdiği 25 bin dolarını ailesinden habersiz, açlıkla mücadele derneklerine bağışlar. Sadece ihtiyacı olanı alır. Maceraperest ruhuyla ve büyük bir cesaretle vurur kendini yollara.

2007 yılında Sean Penn yönetmenliğinde, Into The Wild ismiyle filme de uyarlanan, Christopher McCandless’in yaşam öyküsüdür Yabana Doğru. Okurken içine sürüklendiğim, hiç bitmesin dediğim, bazen ‘ne işim var benim burada’ dedirten türden bir roman.

Tutkuyla, bir solukta okuyacağınıza çok emin olduğum gerçek bir yaşam hikâyesi…

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK -John Boyne

İrlandalı yazar John Boyne tarafından kaleme alınmış, 2008 yılında filme de uyarlanmış Çizgili Pijamalı Çocuk, biri asker bir ailenin, diğeri tel örgüler arkasında, mahkûm bir ailenin çocukları olan Bruno ve Shmuel’in dış dünyadan bihaber, saf, sıcak, samimi dostluk hikâyesini anlatıyor. Nazi Almanya’sının acımasızlığını, o dönem Auschwitz Kampı’nda başta Yahudiler olmak üzere, Romanlar ve eşcinsellerin acımasızca yok edildiği, insanlık tarihinin en acımasız dönemine biraz olsun ışık tutan bir çalışma. Sonu elbette hüzünlü biten, okuyucusunun yüreğinde burukluk, gözünde yaş bırakan güzel bir roman.

BİRİNCİ KIYAMET -Buğra Gürsoy

1900’lü yıllarda, Türkiye’den ismini duyuran hem futbolcu, hem boksör bir isim Sabri Mahir. Geçmişinden içinde saklı kalan ağır öfkesini kontrol altına alabilmek için edebiyat öğretmeninden boks eğitimi alır. Ama bu çalışma aksi yönde ilerler. Karıştığı bir kavga nedeniyle ülkesinden ayrılmak zorunda kalır. Küçük yaşta babadan gördüğü istismar sonucu babaya duyulan nefret, anneye duyulan aşırı bağlılık, içinde bulunduğu durumla gölgede bırakılan bir aşk…

Akıcı, güzel bir dille yazılmış, bir yolculuk, bir kaçış hikayesi.

Sinema ve tiyatro oyuncusu, mimar, öykü yazarı, senarist. Artık bir de romanı var. Sanatçı ruhlu olmak böyle bir şey olsa gerek. Çok yönlü, sempatik sanatçı Buğra Gürsoy’un kaleminden Birinci Kıyamet.

İlk denemeye göre bence başarılı. Okumaya değer…

Edebiyat bahçemizde kitapsız kalmayın.

Sağlıkla kalın…
Meral Türkdoğan

Main Image by Amber Avalona/Pixabay

München: Hochwasser-Warnung für Giesing, die Au und Thalkirchen

Die Isar hat in München mit einem Wasserstand von derzeit über 2,83 Metern die Meldestufe 1 deutlich überschritten. Im Laufe des Tages (4.8.2020) wird ein weiterer Anstieg erwartet. Der Scheitel wird bei ca. 3,70 m (knapp unter Meldestufe 3) für heute am späten Abend erwartet.
In den Isar-nahen Gebieten in Giesing, der Au und Thalkirchen können die Grundwasserstände daher ebenfalls deutlich ansteigen.


Deshalb sollten dort Keller kontrolliert und ggf. rechtzeitig geräumt werden. Falls nötig, sollen Heizöltanks gegen ein Aufschwimmen gesichert und Elektroanlagen abgeschaltet und vor Kurzschluss geschützt werden. Ebenso sollten Problemstoffe (Farben, Lacke, Dünger oder ähnliches) aus den gefährdeten Räumen ausgelagert werden.

Meral’in Kitap Bahçesi: “Dürüst bir kadının güzelliği, ateşe benzer; yaklaşmayana hiçbir zararı dokunmaz.”

Neredeyse artık normalleşen taciz, tecavüz, kadına şiddet, baskı ve kadın cinayetlerinden yine nasibimizi aldık bu hafta acı bir şekilde. Her hafta olduğu gibi… Her ay olduğu gibi…  Yüzyıllardır olduğu gibi…

Bin dört yüz yıl önce kız çocuklarını diri diri toprağa gömebilen bu coğrafyada kadının değeri neden hiç bilinmez, insan sormadan edemiyor. Bunun neyle ilgisi olabilir? İnanış biçimiyle mi? Din ile mi? Çıkar uğruna ya da kültürle mi alakalıdır bu?
Hangi zihniyet kadını hor görür? Hangi zihniyet haram kılar? Ne tür bir zihniyet, ne zaman kadın cinsini erkek cinsinden daha değersiz kılar? Ve neden?
Kadın; bugün hâlâ giyimine kuşamına, gülüşüne kahkahasına, oturuşuna kalkışına dikkat etmek zorunda bırakılıyor. Üstelik kendi ellerimizle o koltuklara oturttuğumuz pek muhterem yöneticilerimiz, sözde din önderlerimiz tarafından.

1200’lü yıllarda yaşamış Şems-i Tebriz kadınlar için, “Kadın bilmeyene ‘nefs’, bilene ‘nefes’tir” diyebiliyorken, 1300’lü yıllarda yaşamış Hacı Bektaş-i Veli, “Kadınları okutunuz” tavsiyesinde ısrarla bulunurken, hatta, Mustafa Kemal’in “Şuna inanmak gerekir ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir” diye düşündüğü zamanlardan, “kadın kısmı çok konuşmaz”, “kadın dediğin boyun eğer, itiraz etmez, etmemeli”,  “söz hakkı olamaz” gibi söylemlere, düşüncelere, böyle düşünen zihniyetlere nasıl geldik düşünmeden edemiyor insan.
21. yüzyılda hâlâ bunları konuşuyor olmak benim açımdan utanç verici.
Ama maalesef, bunu içim acıyarak söylüyorum, bu coğrafyada kadın olmak böyle bir şey.

Umarım bir gün, kadınların dünya üzerindeki en değerli varlıklar olduğu bu topraklarda da bilinir. 

Bu hafta kadın temalı kitaplardan bir derleme yapmaya çalıştım. Bakalım kadının toplumdaki yeri, kadına yönelik şiddetin olası sebepleri, yazarlarımızın kaleminden nasıl dökülmüş satırlara…

ANADOLU’DA KADIN -Prof. A. Muhibbe Darga

Anadolu’da Kadın MS 7. yüzyıla uzanan, tarih öncesi dönemden, Erken Bizans’a kadınların geçirdiği değişimleri, bilimsel veriler ışığında anlatan bir çalışma.

2018 yılında kaybettiğimiz ‘Arkeolojinin Delikanlısı’ olarak tanıdığımız arkeolog, hititolog, dilbilimci ve yazar Prof. Dr. Muhibbe Darga’nın kaleminden Anadolu topraklarının kadına bakış açısını detaylı örnekler ve bilimsel çalışmalar eşliğinde okuyacağız. Erkek egemen bir toplumda, sessiz kalmamış, boyun eğmemiş, sosyal faaliyetleriyle kendini göstermeyi başarabilmiş güçlü kadınların da var olduğunu bilmemiz için hazırlanmış, bana göre hediye niteliğinde, çok değerli bir eser Anadolu’da Kadın.

KADIN -Yılmaz Özdil

Sivri yazılarını sevdiğim bir yazar Yılmaz Özdil. 2015 yılında kaleme aldığı Kadın kitabıyla bugünün şartlarında kadın olmanın zorluklarına sert bir dille değiniyor, üslubu gereği. Acı olan da yazılanların hepsinin gerçek olması. Her sayfasında bir başka kadını tanıyorsunuz. Kimi zaman sinirlenip, kimi zaman hüzünleniyorsunuz. Kahkaha attığınız da oluyor, boğazınızın düğümlendiği de. Bu ülkede yıllar önce kadına duyulan saygı, yerini onun ayaklar altına alınmasına bıraktı…

DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ -Margaret Atwood

Korkunç bir distopya örneği Damızlık Kızın Öyküsü. Evet gerçek üstü bir hikaye yazılanlar ama kitabı okuduktan sonra ürküten bir his kaplıyor insanın içini. Çünkü kitaptaki birçok unsur hiç de yabancı gelmiyor. Anlatılanların bir gün gerçek olabilme ihtimali korkutuyor. İlginç, akıcı bir dille yazılmış bir o kadar da sürükleyici bir roman.

Arka kapaktan:
“Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu.”
Kadın, “bunaltıcı düşlerden uyandığı” bir sabah, hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Yaşamını kolonilere sürülmeden, öldürülmeden, Damızlık Kız olarak sürdürmesini sağlayan rahmi. Artık aşık olmayacaktı, sevmeyecekti, onaylanmış bir dilin ötesine geçmeyecekti. Duvarlara asılmış sıra sıra cesetler, tek gerçeğin savaş ve üreme olduğunu hatırlatıyordu. Özgürlük hatırlanmayacak kadar uzaktaydı.
Margaret Atwood’un başyapıt niteliğindeki feminist distopyası Damızlık Kızın Öyküsü, bütün distopyalar gibi geleceğe dair bir paranoyayı değil, içinde yaşadığımız gerçeğin ta kendisini dile getiriyor. Erkek egemen muhafazakar bir rejimin üremeyle sınırlandırdığı, mahrem örtülerin ardına gizlediği kadın bedenleriyle bize aşina gelen bir gerçeğin.

Anlatılan bizim hikayemizdir!

Sağlıkla kalın…
Meral Türkdoğan

Main Image by Melissa Angela Flor/Pixabay

Meral’in Kitap Bahçesi: “Işıyacaksın! Ölüme saniyeler kalmış olsa bile.”

“Eğer bir yerlerde bilime, demokrasiye, barışa, aydınlığa aç bir çocuk senin ışığını bekliyorsa, sönmeye hakkın yoktur.”

Ben bir kitaba başlamadan önce, o kitabın dönemini, yazarın hangi duygularla ve ne şartlarda yazdığını çok merak ederim. Bazen önce bunu araştırırım. Ki gerçek yaşam ve başarı öykülerini, dönem hikâyelerini, tarihi romanları çok severim. Kimi duygu yüklü, kimi ilham verici, kimi zihin açıcı olabilir. Çok etkilenebilirim, çünkü bilirim ki gerçektir yazılanlar. Bu hafta bahsedeceğim kitapların biri ünlü yazarlarımızı tanımamıza vesile olan eserlerinden yola çıkılarak hazırlanmış bir çalışma. Diğer iki tanesi ise yaşamlarıyla, yaptıklarıyla, emekleriyle, azmiyle bize yol gösterici olmuş iki önemli isim.

En zor kısmını geride bıraktığımızı düşündüğüm bu sıkıntılı süreçte yine keyifle okumanızı diliyorum…

TÜRKAN -Ayşe Kulin

Gerçek bir emekçi. Fedakar, çalışkan, azimli ve onurlu bir doktor sevgili Türkan Saylan. Fakat ne var ki ne Türkçülüğü kaldı o hayattayken ne komünistliği. Hiç hak etmediği saldırılara maruz kaldı. Halbuki sadece icraatlarıyla ilgilenilmeliydi. Hem sağlık alanında hem eğitim alanında çok başarılı çalışmalara imza atmış, çok yüksek eğitimler almış ve ömrünü kendi ülkesine, kendi halkına adamış bir profesör. Çağlar boyunca korkulan, uzaklaştırılan, hatta biraz daha ileri gidiyorum tiksinerek bakılan cüzzam hastaları için umut ışığı olmuş kanatsız bir melek. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da cüzzam hastalığı ile savaşırken, geri kalmış toplumların en büyük sıkıntısının kız çocuklarının okutulmamasından kaynaklandığını fark eder. Çünkü ona göre eğitimli bir anne, eğitimli çocuklar yetiştirir ve birkaç nesil sonra daha sağlıklı düşünebilen bireyler yetişebilir. Haklıydı da. Bu nedenle özellikle kız çocuklarının eğitimi için inanılmaz çabalar sarf etmiştir. Kurduğu dernekle kız çocuklarına burslar vermiştir. Aynı zamanda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği kurucusu olan Türkan Saylan’ın hayatını merak edenler için değerli yazar Ayşe Kulin’in kaleminden ‘Tek ve Tek Başına Türkan’. Sizlerin de (yani hala okumayanlarınız varsa) çok beğeneceğinize inanıyorum.

YAZDIKLARIYLA YAŞAYANLAR -Hasan Saraç

Gerek Türk edebiyatı, gerekse Dünya edebiyatından önemli isimlerin hayat hikâyelerinden kesitler sunan bir çalışma ‘Yazdıklarıyla Yaşayanlar’. Hasan Saraç’ın kaleminden ele alınan bu kitap iki ciltten oluşuyor. Dostoyevski’den Kafka’ya, Oğuz Atay’dan Yaşar Kemal’e, Camus’dan Orwel’e, Sabahattin Ali’den Sevgi Soysal’a dünyaca ünlü yazarlarımızın yazma hikâyelerini bulacaksınız bu çalışmada. En bilindik eserlerini hangi duygularla yazdıklarını, o dönem hangi şartlarda yaşadıklarını, maddi sıkıntılardan tutunda cinsiyet ayırımcılığına kadar yaşadıkları zorlukları siz de merak ediyorsanız mutlaka edinmeniz gereken bir eser.

STEVE JOBS -Walter Isaacson

2011 yılında pankreas kanserinden hayatını kaybeden, teknolojinin dev ismi Apple’in kurucusu Steve Jobs. Belki de birçoğunuzun hala bilmediği ilginç yaşam öyküsünü okurken benim nutkum tutuldu desem yeridir. Onu sadece icraatından tanıyoruz. Yani ben öyleydim. Ki doğru olan da bu zaten. Bizleri asıl ilgilendiren kısmıyla, teknoloji ve tasarım dünyasına kattıklarıyla ilgilenmeliyiz diye düşünüyorum. Kaldı ki özel hayatı, yaşamı boyunca eminim kendisini yeterince yormuştur.

Suriyeli bir baba ve Alman bir anne. Henüz üniversite yıllarındayken sahip oldukları Steve’i doğar doğmaz, varlıklı ailelerden gelmelerine rağmen, bir takım sebeplerden dolayı bir başka aileye evlatlık verirler. Ama ilginç bir şekilde bir şart koyarlar, Steve’i alacak ailenin üniversite mezunu olmasını isterler.  Ancak sonra ailenin bu konuda, onu alabilmek için yalan söylediği, aslında üniversite mezunu olmadığı ortaya çıkar. Fakat ne var ki küçük Steve’i çok isterler ve üniversiteye gönderme sözüne karşılık onu almayı başarırlar. Steve Jobs biyolojik ailesi için “onlar benim sadece sperm ve yumurta bankamdılar” diye bahseder ama Paul ve Clara Jobs çifti için “Onlar gerçek ailemdir.” ifadesini kullanır.

Kendisinin doğduğu yıllarda öz ailesinin belki zamanın şartları nedeniyle sergilediği tutumu, (birebir aynı şekilde olmasa da) zaman zaman acımasız bir şekilde Steve Jobs’un kendi aile bireylerine de uygular gibi olduğunu fark ettim.  Bu duruma soya çekim deyip bu kadar basite indirgemek istemiyorum, bu elbette doğru olmaz, ama zaten başta da belirttiğim gibi bizi ilgilendiren onun mesleki yönü. 

Yeni, ilginç hikayelerde görüşmek üzere.

Sağlıkla kalın…
Meral Türkdoğan

Main Image by PublicDomainPictures/Pixabay

Reihentestung bei Münchner Schlachtbetrieben: Alle Testergebnisse negativ

Alle Testergebnisse der erneuten Reihentestung auf das Coronavirus in den beiden großen Münchner Schlachtbetrieben sind negativ. Das teilt das Referat für Gesundheit und Umwelt (RGU) zu den Testungen vom vergangenen Montag mit. „Das ist ein sehr erfreuliches Ergebnis und bestätigt die Landeshauptstadt München in ihrer Teststrategie und ihren Maßnahmen zur Eindämmung der Corona-Pandemie“, erklärt Oberbürgermeister Dieter Reiter.

„Bei der vorherigen Reihentestung an beiden Schlachtbetrieben hatte es nur zwei positive Fälle gegeben, die sofort isoliert werden konnten. Das zeigt, dass es richtig war, die Lage in den Münchner Schlachtbetrieben stets im Blick zu haben. Und das werden wir auch in Zukunft tun“, ergänzt Gesundheitsreferentin Stephanie Jacobs. Jacobs lobte zudem die gute Zusammenarbeit mit den beiden Schlachtbetrieben bei den aktuellen Kontrollen. Auch seien die Wohnverhältnisse der Mitarbeiter*innen in München nicht mit den prekären Bedingungen eines großen Schlachtbetriebs in Nordrhein-Westfalen zu vergleichen.

Bei der Schweineschlachtung erfolgten 36 und bei der Rinderschlachtung 117 Testungen, die alle negativ ausfielen. Es stehen Nachtestungen für 4 Personen bei der Schweineschlachtung und für 9 Personen bei der Rinderschlachtung aus, die am Montag nicht anwesend waren.

Aufgrund der Corona-Ausbrüche in deutschen Schlachtbetrieben hatte das Bayerische Staatsministerium für Gesundheit und Pflege (StMGP) schon Mitte Mai auch für bayerische Betriebe Reihentestungen des Personals angeordnet. Das RGU hatte daher Ende Mai beim Personal der beiden großen Schlachtbetriebe auf dem Münchner Schlachthofgelände begonnen, Testungen durchführen zu lassen, die regelmäßig wiederholen werden. Diese Maßnahme ist notwendiger Bestandteil der strikten Containment-Strategie in Bayern.

Meral’in Kitap Bahçesi: “Doğa ve kitaplar, onları görebilen gözlere aittir”

Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi? Sanırım bu sorunun cevabı ne kadar okuyup, ne kadar gezdiğimizle alakalı. Eskiden kültürel, antik ya da mimari olarak zengin mekânlara gidilemese de oranın tarihi, coğrafi konumu, kültürü, insanları, inanış biçimleri araştırılıp, orası hakkında yazılanlar okununca, gidip görülmüş kadar olunurdu. Peki buna göre bir yığın seyahatname okuyup çok şey biliyorum diyebilir mi bir insan?  Evet mi? Ben o kadar emin olamıyorum artık. Çünkü diğer ülkeleri bilmem ama cânım ülkemin durumu çok vahim. Geleceği çok karanlık. Çünkü toprağında yeşilini, tarihi dokusunu, binlerce yıllık geçmişini, acı tatlı bir yığın yaşanmışlıklarını barındıran çok özel, inanılmaz güzel, eşsiz değerlerimiz yıllardır yok ediliyor. Ve hızla yok edilmeye devam ediliyor. Peki ne uğruna dersiniz? Daha çok para, daha çok beton yığını, daha fazla alış veriş merkezi, daha büyük siteler için. Kaz Dağları, Salda gölü, ODTÜ kampüsü, Kuzey Ormanları, Alakır vadisi, Murat Dağı, Fatsa, Cerattepe, Hasankeyf, Munzur deresi, zaten inanılmaz derecede zengin olan kişiler tarafından yok edilen ve edilmeye devam eden yerlerden sadece bazıları. Yani artık çok okuyan değil çok gezen biliyor sanırım. Artık ne kadarını görebilirse tabi…

Bugün doğal yaşam savunucuları, aktivistler, doğa için direnenler sayesinde korunabiliyor birçoğu. Dilerim bu yıkım ve kıyım bir son bulur artık. Çünkü oksijene ihtiyacımız var. Çünkü ağaca, toprağa, çiçeğe, böceğe, çünkü doğaya ihtiyacımız var.

GEZİ DİRENİŞİ -Emre Kongar & Aykut Küçükkaya

İnsan ister istemez isyan ediyor artık. Sahip olduğumuz değerler elimizden bir bir alınırken bir şey yapamamak, öylece seyretmek bu kadar acı veriyorken bir kıvılcım, tek bir kıvılcım yetti bana. Yaklaşık bir saat içinde Taksim Meydanı’nda buldum kendimi. Yani bulduk. Neredeyse bütün yakınlarım, arkadaşlarım, bütün mahalle. Çünkü bir şeyler oluyordu orada. Halkın sesini, çığlığını duydum. “Yeter artık.” sesleri.. Çok duygulandım. İstiklal Caddesi’nde yürümeye çalışırken gözlerim sızlıyor. Ağlamaktan değil yalnız, biber gazından. Ama ne korkum vardı o an ne endişem. Sadece umut ve isyan duygusunu çok net hatırlıyorum. Yalnız değildim. Bir gece 40-50 kişiyle başlayıp sayısı on binleri bulan, benim gibi düşünen, zamanla Türkiye’nin dört bir yanından gelen, genci yaşlısı, herkes oradaydı. Nasıl güzel bir an, nasıl güzel bir atmosferdi anlatmak çok güç. Çünkü orada siyahla beyaz yan yanaydı. Çünkü orada Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı aynı ağacın gölgesinde oturuyordu. Çünkü bütün vücudu dövmeli olanla Türbanlı bir kadın aynı bardaktan su içiyordu. Orada özlem vardı. Dostluğa özlem. Sohbete özlem. Dayanışmaya, birlikte bir şeyler yapmaya özlem vardı orda. İnsanları birbirinden soğutmaya, uzaklaştırmaya çalışan kesime inat, namazını kılan kişiler zarar görmesin diye siper olmuş komünistler vardı orada. Şuan yazarken bile heyecan duyduğum o anları, o heyecan dolu günleri anlatan bir kitap Gezi Direnişi. Değerli bilim insanı Emre Kongar ve Aykut Küçükkaya tarafından kaleme alınmış bir çalışma. 

Tarihe yazılmış o günlerin, küçük de olsa bir parçası olmanın haklı gurunu yaşarken, Gezi direnişinde çok acı bir şekilde kaybettiğimiz, kardeşlerimiz, büyüklerimiz, arkadaşlarımızı da bir kez daha saygıyla anıyorum.

AĞAÇLAR -Herman Hesse

Atalarımı hiç bilmem, her yıl benden doğan binlerce evladımı bilmem. Tohumumun sırrını yaşarım sonuna dek, başka tasam yoktur benim. Tanrı’nın içimde olmasına güvenirim. Uğraşımın kutsallığına güvenirim. Ben bu güvenle yaşarım.

Kitaptan alıntılanan bu cümleler bile acayip bir okuma isteği uyandırıyor insanda. Nobel ödüllü yazar Herman Hesse savaş karşıtı ve doğa aşığı bir insandır. Şiirleriyle ve ağaçlara dair görsellerle süslediği kitabının yapraklarını çevirdikçe, bu eserinin ders kitabı niteliğinde olabileceğini siz de göreceksiniz. Git gide betonlaşan dünyamda kafamı bu kitabın içine gömünce nefes alabiliyorum. Siddartha’dan bildiğim akıcı ve sade betimlemeleri Ağaçlar çalışmasında da görülüyor. Doğayı edebiyatla buluşturan Herman Hesse’nin bu kitabına bayıldım. Umarım siz de seversiniz.

ATIK KÜRE -Rob Hengeveld

Tam da anlatmaya çalıştığım meseleye parmak basan bir çalışma Atık Küre. İnsan türünün zaman içerisinde doğa katliamına nasıl sebep olduğunu anlatan, sosyolojik bir araştırma kitabı.

Özellikle nüfus artışına değinen Rob Hengeveld kitapta tükenen kaynaklarımız, petrol üretiminin etkileri, insan yapımı atıklar, tükettiğimiz ve ziyan ettiğimiz çevre, yok ettiğimiz ormanlar, biyolojik çeşitliliğin azalması hatta yok olması sonucu nasıl bir sona doğru gittiğimizi sorgulatır nitelikte. Sağlıklı bir şekilde bilinçlenmek ve çevre bilincine tam olarak sahip olabilmek için mutlaka okunması gereken kitaplar arasında yer almalı Atık Küre. 

Sağlıkla kalın…
Meral Türkdoğan

Main Image by Valiphotos/Pixabay

Stadt empfängt FC Bayern München nach Gewinn des Doubles

Die Deutsche Meisterschaft war schon gesichert, am Samstag folgte auch noch der Sieg im Finale um den DFB-Pokal: Nach dem Gewinn des Doubles hat Oberbürgermeister Dieter Reiter am 5. Juli den Fußballern des FC Bayern München bei einem Empfang im Rathaus zu ihrem großen sportlichen Erfolg gratuliert.

„Als Münchner Oberbürgermeister, aber auch bekennender Bayern-Fan gratuliere ich der Mannschaft, ihrem Trainer und allen Betreuern und Club-Verantwortlichen ganz herzlich zu dieser historischen Leistung“, erklärte OB Reiter. „Das ist ein sportlicher Erfolg der Superlative! Neben der achten Deutschen Meisterschaft in Folge ist das auch die 30. in der Vereinsgeschichte und der 20. DFB-Pokal dazu. Der Erfolg ist in diesem Jahr umso erstaunlicher, als er auch unter ganz speziellen Bedingungen zustande gekommen ist, die sich allerdings hoffentlich so nie wiederholen werden. Deshalb können wir heute auch nicht auf dem Rathaus-Balkon zusammen mit den Fans feiern. Das tut mir ganz besonders leid.“

Trotz des großen sportlichen Erfolgs des FC Bayern war in diesem Jahr aufgrund der aktuellen Abstandsregeln zum Schutz vor dem Coronavirus keine Meisterfeier mit den Bayern-Fans auf dem Marienplatz möglich. OB Reiter: „Trotzdem wollten wir es als Stadt nicht versäumen, dem Verein zu dieser beachtlichen Leistung zu gratulieren. Ich hoffe sehr, dass wir schon 2021 wieder eine Meisterfeier erleben, wie wir sie kennen. Eine mit den Fans.“

Zu dem Empfang im Prunkhof des Rathauses waren die Mannschaft des FC Bayern, deren Betreuer, Vereinspräsident Herbert Hainer, Ehrenpräsident Uli Hoeneß sowie die Vorstände um den Vorsitzenden Karl-Heinz Rummenigge gekommen. Rummenigge bedankte sich bei der Stadt für die Einladung – und bei seiner Mannschaft für deren Leistung. „Die Burschen haben das phantastisch gemacht. Und: Wir haben mit der Champions League ja noch einen Wettbewerb. Für den Fall der Fälle würden wir natürlich gerne noch einmal kommen.“

An dem Empfang nahmen seitens der Stadt auch Bürgermeisterin Katrin Habenschaden sowie Sportausschuss-Mitglieder des Stadtrats teil.

Images: Michael Nagy/Presseamt

Münih ve çevresinde liseden mezun olan üç başarılı öğrencimiz ödüllendirildi

2018/19 ders yılında Münih başkonsolosluk bölgesi liserlerinde 1,3 notlarla mezun olarak yüksek eğitime devam hakkı kazanan 3 gencimiz, başkonsoloslukta düzenlenen törende ödüllendirildi. T. C. Münih Başkonsolosu Mehmet Günay, üç başarılı öğrencimizi tebrik ederek takdirname verdi.

Her üçü 1,3 gibi yüksek puanla lise eğitimini bitirenlerden Simge Aykaç, Augsburg Üniversitesi’nde, Timur Etem Münih Teknik Üniversitesi’nde ve Zeynep Bulut Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde öğrenimlerine devam etmekteler.

Başarılı öğrencilerin ailelerinin de hazır bulunduğu törende Başkonsolos Mehmet Günay ile Eğitim Ataşesi Profesör Dr. Mustafa Çakır, başarılı gençleri ve bu gurur tablosunu yaşatan öğrencilerin ailelerini de eğitimlerine sağladıkları destekten dolayı tebrik ettiler.

Lise mezunu başarılı gençlerimizin ödüllendirilmesi, Almanya’daki Türk toplumunun eğitimine verdiği önemi vurgulamak ve özellikle lise (Gymnasium) düzeyinde eğitime ilgiyi teşvik etmek amacıyla Berlin Büyükelçiliği himayesinde sürdürülüyor.

T. C. Münih Başkonsolosu Mehmet Günay (solda) ve Eğitim Ataşesi Profesör Dr. Mustafa Çakır, konsolosluk bölgesinde liselerden başarıyla mezun olan üç gencimizle birlikte

Meral’in Kitap Bahçesi: “Vicdanı olmayan, iyiliği bilmeyen bir insan acı da çekemez.”

Çağlar önce sadece karın tokluğu için ya da sadece hayatta kalabilmek için savaşan insan denen canlı türü, nasıl oldu da 21. yüzyılda sadece fikirlerini, dini görüşünü, yaşam biçimini benimsemediği için, bir insanı akıl almaz bir biçimde vahşice öldürebiliyor? Nasıl oluyor da çok acımasız bir şekilde katledebiliyor? İnsanoğlu acıma duygusunu, sevme duygusunu, vicdan duygusunu, koruma içgüdüsünü hangi ara kaybetti? Paranın ve barutun icadından hemen sonra diye düşünürüm hep. İcat edilen ya da keşfedilen hiçbir şey canlıların zararına olmamalıdır halbuki. Fakat bitmek bilmeyen kazanma hırsı, kaybetme korkusu, meraksızlıktan ve tembellikten doğan körü körüne inanma ihtiyacı insanlığı daima geriye, cehalete, karanlığa sürüklemiştir. Tabiat ana yüzyıllardır çok acımasız olaylara şahit olmuş, inanılmaz katliamlara ve kıyıma tanıklık etmiştir. Ama dökülen kanları, yakılan canları kendileri unutsa da tarih asla unutmayacak, affetmeyecektir.

Amacım kin duymak değil, bu bana elbette bir şey katmayacak. Ama insanoğlu tarihini unutmamalı. Yaşanan acıları unutmamalı. Bu acı olayların, yaşanan vahşetin sonucunun, acıdan başka bir şey getirmediğini bizden sonrakilere aktarabilmeliyiz. Hangi görüşten, hangi dinden, hangi mezhepten, hangi cinsiyetten olursa olsun, kişiye saygı duyabilmeyi öğrenmeli ve öğretebilmeli İnsan denen varlık.

Bu hafta sizlere kendi ülkemden örneklerle, sizi üzmeyeceğimi ümit ederek, geçmişe bir göz atmak istedim. Bu vesile ile Ali’leri, Muhlis’leri, Hasret’leri, Nesimi’leri, Altıok’ları, Mumcu’ları, Kışlalı’ları, Üçok’ları, Pir Sultan’ları, Berkin’i, Ali İsmail’i kısacası bu katliamlara kurban gitmiş, kaybettiğimiz tüm değerli insanları bir kez daha saygıyla anmak istiyorum. Özel değerlerin asla unutulmaması dileği ile iyi okumalar diliyorum…

DUYMAK ZORUNDASINIZ -Kolektif

Artık savaşmak istemiyordu insan. Çocuklar, kadınlar artık öldürülmesin istiyordu. Oyuncaklarıyla, hediyeleriyle, umutlarıyla, bütün sevgileriyle yola çıktılar. Bu günü özel kılmak için toplandılar 10 Ekim 2015’te, Ankara’da. Barış, Demokrasi ve Emek mitingi için Türkiye’nin dört bir yanından gelen öğrenciler, emekliler, çalışanlar, barış isteyen, demokrasi isteyen, daha güzel, daha yaşanılır bir ülke isteyen on binlerce kişi. Oysa nereden bileceklerdi ki celladın o soğuk yüzünü bir kez göstereceğini. Kendi canını bile hiçe sayan bir grup IŞİD militanı kıydı yüzlerce güzel insanın canına. O günü birebir yaşayan, davasını süren avukat ve doktorların kolektif bir eseri olan ve ismiyle bile sorumluluk hissi veren bir kitaptır Duymak Zorundasınız.

BALKAN SAVAŞLARINDA TRAKYA VE 1912 EDEKÖY KATLİAMI -Atakan Sevgi

1.Balkan Harbi sırasında Edirne’nin Meriç İlçesinde yaşanan ve Türklere yapılan kıyımı anlatıyor Balkan Savaşları’nda Trakya. Rum çeteleri tarafından yapılan saldırılarda birçok kadına tecavüz edilmiş, erkekleri ahırlarda hatta camilerde yakılmış, bununla beraber şans eseri kaçabilenler ve o dönemde askerde olanlar ise kurtulabilmişlerdir. Sonuç mu? Köyün zenginlerinin mallarına el konulmuş, para için, mal mülk için vahşi yönünü bir kez daha dışarı vurmuş insanoğlu…

ATEŞ-İ AŞK (SİVAS KATLİAMI’NIN GERÇEK HİKAYESİ) -Murtaza Demir

Neresinden baksanız yürek burkan bir olay. Sevgisiz insanlar tarafından başka anlamlar yüklenilse de amaç yine barış, demokrasi. Amaç sadece türkülerini söylemek, şiirlerini okumak. Amaç sadece güzel duyguları dile getirmek, semaha durmak. “Çok şükür otel dışındaki halkımız zarar görmemiştir” diyebilen dönemin bakanlarının ve siyasetçilerinin sessiz kaldığı, Allahu Ekber nidalarıyla “yakın bu kafirleri” diye bağıran sözde inanların seyirci olduğu, ozanlarının, şairlerinin, yazarlarının, çizerlerinin diri diri yakıldığı, Türkiye tarihinin kara bir lekesidir.

Sonu hazinle biten bir şenlik hikâyesidir 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı.

Sağlıkla kalın…
Meral Türkdoğan

Main Image by Katie Phillips/Pixabay

Meral’in Kitap Bahçesi: “Sanat tabiata ilave edilmiş insandır”

Sanat yönü az gelişmiş biri olabilirim. Güzel şarkı söyleyemem ama çok güzel dinlerim. Güzel çizemem ama yapılmış şahane tablolara büyük bir hayranlıkla bakarım. Yazılmış bir eseri büyük bir keyifle okur, güzel bir oyunu ayakta alkışlarım. 

25 bin yıl önce mağarada başlayan sanatın öyküsü artık çok çeşitli olarak ve sanatın her alanında, dijital ortamda, tabletten telefondan izlenip, dinlenebiliyor. 

Sanat aşığı biri olarak bu hafta sanattan söz eden, sanatı işleyen, yüksek dozda sanat içeren romanlara değinmek istedim. Umarım beğenirsiniz, keyifli okumalar diliyorum…

SANAT NEDİR? -Lev N. Tolstoy

Yüksek dozda sanat içeren kitaplarımızın ilki; Sanat Nedir? Tolstoy’un resim, müzik, tiyatro, edebiyat gibi sanat dallarının yanı sıra, kendi döneminin sanat anlayışını yansıttığı eseridir. “Sanat toplum içindir” yaklaşımıyla yazdığı bu kitabıyla estetik ve güzellik kavramları üzerine kafa yormuş. “Sanat ne keyiftir, ne avuntu, ne de eğlence; sanat yüce bir iştir. ” diyor üstat. 

“Sanat Nedir?, Tolstoy’un kuramsal yapıtları arasında dikkat çekici bir yere sahiptir. İlk kez  1897’de yayımlandı. Rusya’da hep sansüre uğradı. Sansürsüz ilk baskısı 1898 yılında Londra’da, İngilizce olarak yapıldı. On beş yıllık yoğun bir çalışmanın ürünü olan Sanat Nedir? yazarın üzerinde en fazla uğraştığı yapıtıdır.”

GÜNLÜK YAŞAMDAN SANATA -Umberto Eco

Prag Mezarlığı, Gülün Adı, Foucault Sarkacı, gibi bilinen en önemli eserlerinden tanıdığımız İtalyan yazar, bilim insanı ve eleştirmen Umberto Eco, her ne kadar romancılığıyla tanınsa da, sanata olan ilgisi oldukça geniş kapsamlı. Günlük Yaşamdan Sanata, Umberto Eco’nun Antik Yunan’dan Ortaçağ’a, Rönesans’tan bilişim çağına uzanan derin birikimiyle göz kamaştıran bir kitap. En çetrefilli konuları, her kesimden okurun kolayca anlayabileceği bir dille anlatıyor. Daha çok romancı kimliğiyle tanıdığımız Umberto Eco’nun engin sanat dünyasını görebileceğimiz eserlerinden biri hatta belki en önemlisidir Günlük Yaşamdan Sanata. Okuyun derim.. 

ÇİRKİNLİĞİN KÜLTÜREL TARİHİ -Gretchen E. Henderson

Güzellik görecelidir. Bence çirkinlikte öyle. Birimize güzel görünen bir diğerimize değersiz, çirkin görünebilir. Yüzyıllar önce insanların güzel dediği çoğu değeri bugün beğenmiyoruz mesela. Çok uzağa gitmeye gerek yok aslında kendimizden bir önceki kuşakla bile zevklerimiz farklı değil midir?
Fakat bir gerçek var ki; insanın olabilecek tek çirkin yeri zihnidir. Kişiye veya bir objeye nasıl baktığıyla alakalı bir durumdur bana göre. 

Şiir, roman, müzik eleştirisi gibi farklı alanlarda ödüllü çalışmalara imza atan araştırmacı yazar Henderson, bu kavramı alışılmışın dışında bir yaklaşımla çirkin bireyler, çirkin gruplar ve çirkin duyular üzerinden işliyor.
Neredeyse insanlığın tarihiyle birlikte çirkinliğin tarihini ve yüzyıllar içinde çirkinlik anlayışının nasıl değiştiğini, dün çirkin olarak nitelendirdiklerimizin bugün gözümüze hiç de çirkin gelmediğini görüyoruz bu kitapta. Kitaptan bir bölümle bitiriyorum. 

“Çirkinliği ölçmeyi başaramayan Umberto Eco şunları söyler:
Güzellik kimi açılardan sıkıcıdır. Güzellik mefhumu çağdan çağa değişse de güzel nesneler her zaman belirli kurallara uymak zorundadır… Çirkinlik tahmin edilebilir değildir ve barındırdığı olasılıkların sonu yoktur. Güzellik ölçülebilir. Çirkinlikse tanrı gibi, sonsuzdur. “

Sanatsız kalmayın, 

Sağlıkla kalın…
Meral Türkdoğan

Main Image by DavidBruyland/Pixabay